Suriye Ümmettir!
“Ümran” senin günahın; Ümmetkent
Görevin!
Daha anne karnında korkuyla stresle tanıştı. Acı elem keder…
yoldaşı oldu.
Doğdu Ümran bebek. Üzerinden geçen çakal sürüsü, ne uyku
bıraktı, ne huzur…
İt dalaşı yapan katil uçaklar, acımasız yapılar, terör
devletleri… işgale uğramış bir ülkeyi karabasan gibi sarmıştı.
Ümran oyuncak nedir bilmedi, oyun nedir hatırlamadı, arkadaş
nedir rastlamadı. Kapının önüne çıkar çıkmaz, soysuz tanklar, utanmaz
pırpırlılar, insanlıktan nasipsiz Şebihalar yüzünden içeri kaçıverdi.
Yetersiz bile olsa beslenemedi, Ümran. Tozla toprakla,
sinekle böcekle bağışıklık kazandı. Kaya gibi olmuştu vücudu. Gelişiyor,
büyüyor; ama temizinden bir su içemiyor, iyisinden bir meyve yiyemiyor,
sımsıcak bir çorbanın hayalini bile kuramıyordu.
Televizyon izlememiş, radyo dinlememişti. Belki de bu yüzden
jelatinli yiyecekleri canı hiç çekmemişti. Son
kullanma tarihi, son güne kadar tüketemeyip ısraf edenler içindi.
Nesiller boyu süren bir acının son kuşağıydı, Ümran. Sayısız
akrabası, Baba Esed’in Hama katliamında şehadete uçmuştu. Suriye’yi kabusa
çeviren Baas belası, yıkmadığı ev, yakmadığı can bırakmamıştı.
Zarif yürekli Cahit ne demişti o gün:
“Hama 1982
O gün ezan sesi
gelmedi, camilerimizden minarelerimizden
Korktum bütün insanlar
bütün insanlık adına”
Baas’ı kuran Mişel Eflak, Esed’in fikir babası ve Yahudi
asıllı ırkçı bir Arap’tı. Tekin Alp namıyla bilinen Haim Naum’un, Abdülhamid’i
tahttan indiren ekipten, ırkçı bir Türk olması gibi.
Baas, Arap coğrafyasında hızla büyüdü büyüdü... KGB, FBI,
Mossad… Uygun zemin oluşturdu. Rus bölüyor, Abd parçalıyor, İsrail yutuyordu.
Troller harekete geçmiş, “Ey asil Arap halkı! Osmanlı yüzünden devletsiz kaldınız. Osmanlı
sömürdü, siz çalıştınız. Osmanlı efendi, siz köleydiniz. Osmanlı’dan ayrılır
ayrılmaz, milli kimliğinizi buldunuz. Ulus bilincine kavuştunuz!”
diyerek, yüz yıllık bir düşmanlığın tohumlarını atmışlardı.
Zap’ın güneyinde
fitne çıkar da, Zap’ın kuzeyi boş durur mu?
Türk partnerleri de, “Araplar
bizi arkadan vurdu, Türk’ün Türk’ten başka dostu yok! Osmanlı’yı yıktık,
padişahı kovduk. Yaşasın ulus-devletimiz! Ümmet değil milletiz artık!” demiyorlar
mıydı?
Sınırlar çizildi, akrabalar bölündü, coğrafya ateş topuna
döndü. Baas diktatörler, halklarını inim inim inlettiler. Namaz, tesettür,
ümmet, vahdet… tehlikeli kavramlar
oldu.
Gece yarısı operasyonları, yerini yabancı istihbarat
oyunlarına bıraktı.
Bir bahar günü ayağa kalkan Arap gençleri, Tunuslu seyyar
satıcının yaktığı kıvılcımla, statükoya isyan ettiler. Emperyalizme sömürüye
karşı şehitler vermiş, bereketli topraklar üzerindeydiler.
Tarık Bin Ziyad, Ukbe Bin Nafi, Ömer Muhtar, Senusi…
yüzyıllar boyu bu topraklarda isyan aşkı ve mücadele ahlakını yeşertmiş,
aydınlık nesle ışık tutmuşlardı.
Ihvan, kardeşliğin garantörü; Ortadoğu coğrafyasının
oksijeniydi.
Öğretmen Hasan el Benna, kahvehanelerde tozun dumanın
arasında aydın yetiştirmiş,
Sosyolog Seyyid
Kutub, Kur’an’ı çağın idrakine sunmuş,
Ceza yargıcı Abdülkadir Udeh, kelle pahasına İslam
hukukundan taviz vermemiş,
Halid Istanbuli,
çağın Nemrut’u Enver Sedat’ı ortadan kaldırarak, kutlu bir dava uğruna şehit
düşmüş; billur bir nesil yetiştirmişti.
Şehadet bilinci bir okuldu. 5 ilahiyat okusalar, bu eğitimi
alamazlardı.
İşte bu heyecan, Suriye’de vücut buldu. Oğul Esed’in katliam
düğmesine bastığı ilk andan buyana en iyiler şehit oldular.
Can çıkmadan huy çıkmazmış. Meğer gülen yüzlerin, parlayan
gözlerin ardında sinsi bir Nusayri planı varmış. Oğul Esed, babasının yok
ettiği bedenleri 5’e 10’a katladı.
Yersiz yurtsuz kalan Suriyeli, Akdeniz yoluyla Avrupa’ya
geçmeye çalıştı. Korsanlara kaptırdıkları dolarlar, alabora olan teknelerde
suyun yüzünü kapladı.
Aylan bebek,
kıyıya vurmuş, on binlercesinden sadece biriydi. Timsah gözyaşları döken klavye
kahramanları, destanlar dizdiler. Ama hiçbir çaba Aylan bebeği getirmeye
yetmeyecekti.
Ailesiyle birlikte Kobani mezarlığına gömüldü, sessiz
sedasız.
Daha bugün, Nasrallah/Ayetullah/Nusayri/Moskova/Waşington
cehenneminin ortasında minik bir beden çıkarıldı. Ümran eli yüzü kanlı, üstü
başı toz toprak olmuş halde enkazdan kurtarıldı.
Şimdi Ümranlar tarihin akışının değişmesini bekliyor.
Bir Ümmetkent
kurmalı; ülkemin tam orta yerinde. Bir milyonluk yaşam alanı. Üreten
çalışan, pazarlayan, evine ekmek götüren bir milyon muhacir yaşamalı.
Avrupa yollarında can veren değil, huzur güven içinde yaşam
kalitesini yakalamış bir milyon muhacir.
Ensar bunu başarır,
bir milyonluk kent, çarşısı pazarı okulu yolu köprüsü üniversitesi camisi ile
Türkiye’nin Medine’si olsun!
Suriyeli çocuklar, baba katillerinin kreşlerinde istavroz
çıkarmasın!
Sorunun değil,
çözümün bir parçası olmak için
Ümmetkent!
Haydi Türkiye!