Malazgirt: İstanbul'un anahtarı!
Gözlerini
ovaya çiviledin; uzun uzun… Belki son sabahın olacak; belki hiç bitmeyecek bir
şafak bestesi… “Ömür! Ne de kısaymış!” deyiverdin.
Yurdunu yuvasını terk eden on binler, etrafında etten duvar örmüşler; bir vücudun
azaları olmuşlardı.
“Essalatü hayrun minen nevm” ovaya
dalga dalga yayılıyor; Fırat’ın ve Dicle’nin çocukları saf tutuyordu.
En önde
sen; sağında Kürt Muzuri’nin, solunda Türk Yesevi’nin yiğitleri; arkanda derya
gibi akıp giden kırk bin aşk ve dava eri… Nasr okunuyor; maverada melekler,
ilahi koroya eşlik ediyordu.
Buhara’dan
kopup gelen çekik gözlüyle… toprağın rengine boyanmış, Zaho’dan sancağa koşan
Hanzele soylular… rahmet sağanağında yıkanmaya gelmişlerdi, bereket sabahında…
En duru
haliyle Kutsal Mesaj’a ram olalı nice asırlar geçmiş; her tecrübe, gönül
iklimine meltem oluvermişti. Sen de ecdadından aldığın adalet bayrağını
burçlara dikmiş…
“Öldürmek istediğiniz, kuduz
bir köpek olsa bile işkence etmeyiniz!” düsturunu
Alemlere Rahmet Olarak Gönderilen’den almış; atının değdiği yer, Vareden’in
Adıyla emanetine girmişti.
Evin
toprak, libasın kefenin; sen de Selahaddin’e teslim edeceğin sancağı, küfrün
kalbine saplayacağın o anı gözlerken, kim bilir neler düşündün, neler?
Karşında
zulmün elebaşları; Frenk, Slav, Rum, Ermeni, Alman, İtalyan, Leh…. yine bir
talandan geliyorlar; Sivas’ı, Erzurum’u yakıp yıkıp, taş üstünde taş komazken…
seni de Isfahan’a gerisin geri yollamaya and içmiş, yüz binlerle Haçlı…
“Kimi Hindu; kimi yamyam; kimi
bilmem ne bela / Hani, tauna da zuldür bu rezil istila!”
“Küfür tek millet!”ti ve sen de bu Kutlu Çağrı’ya davet etmiştin İbrahim soyluları.
Kimi Dohuk’tan, kimi Taif’ten…
“Zulüm ile abad olunmaz”dı… ve vakit tamamdı. Elbet hesabı görülecekti; aç arslanlara
parçalatılan mü’minlerin… “İnsan değil bunlar; düpedüz cadı!” denerek
Paris meydanında yakılan Çingene’nin…
Toprağı
gaspedilen İskoçyalının… Teslis’i reddettiği için başı gövdesinden ayrılan
Sümeyyelerin… ahı yerde kalmayacak; Güney’in çocukları, Kuzey’in mazlumlarına nefes
olacak; “Zulüm ne yandan gelirse gelsin!” yer ile yeksan edecekti.
Açe’de,
Rabat’ta, Sevilla’da, Taşkent’te, Uygur’da, Hartum’da, Kerbela’da,
Diyarbakır’da… eller senin zaferin için kalkıyor; senin yanında olamamanın
vicdan azabını çekenler, “Bir
zırh olsun, göndereyim!”
diyerek, ezik ve mahcup, billurdan göz yaşlarını sana yolluyorlardı.
“Nice az topluluklar vardır ki,
çok topluluklara galip geldiler!” bir kez
daha hakikat olacak mıydı? “Zafer
kesin!” zannıyla,
katar katar şarap yüklü atlarını geride tutan çağın Nemrut’u, nereden
bilecekti, şarap lağımında boğulacağını!...
Günün
birinde bir senarist çıkar mıydı? Macarca, Çekçe, Fince, Rusça, Yunanca… nara
atıp gayyaya yuvarlanan kiralık katillerle….
Türkçe,
Kürtçe, Arapça, Farsça… yakarışlarla Firdevs’e uçan alp yiğitlerin iklimler
aşıp gelen nur halkalarını… bir sahnede gözler önüne serip, zaman ve mekan
perdesini aralayan “yedinci sanat”ını beyaz perdede konuşturan!
An
olur; beyaz atınla, beyaz elbisenle, beyaz bir mektup bırakırsın; ak gönüllerden
Akıncı yüreklere akarak, akın akın… Asırlardan asırlara… Kırk binlik orduna,
uçsuz ovada Cuma kıldırmış; birazdan dünyayı terk edecek birinin haykırışıyla:
“Askerlerim! Yiğitlerim! Bugün
burada ne emreden bir sultan, ne de emir alan bir asker vardır. Bugün ben
sizlerden biriyim ve sizlerle birlikte savaşacağım.
Bugün burada Allah’tan başka
bir sultan yoktur. Biz ne kadar az olursak olalım, düşman ne kadar çok olursa
olsun, bütün müslümanların, zaferimiz için dua ettikleri şu anda, kendimi
düşman üzerine atacağım.
Ya zafer kazanırız, ya şehit
olarak cennete gideriz. İsteyen benimle gelsin, isteyen geri dönsün.”
“ Ey askerlerim! Eğer şehit
olursam bu beyaz elbise kefenim olsun. O zaman ruhum göklere yükselecektir.”
“Yâ Rabb! Seni kendime vekil
yapıyorum. Azametin karşısında yüzümü yere sürüyor ve senin uğrunda
savaşıyorum. Ey Allah’ım! Niyetim halistir, bana yardım et. Sözlerimde hilaf
varsa beni kahret.” demiştin de bir tek fert ayrılmamıştı, mertlik kafilesinden.
Ortada
ve en önde sen, cansiperane çarpışıyordun, namerde karşı. Komutandan ter
akmayınca, askerden kan akar mıydı? Feda ettin kendini, tehlikeyi bertaraf
ettin; sonra senden gelen bir sarma, bir dalmayla… bir bozgun, bir utanç kaldı,
satılık beyinlere…
İşgale
gelenler, yürek fethini gördüler; mahcup, ama adam gibi adamlarla savaşmanın
gururuyla…
Ulaklar,
zaferini okyanus ötelerine duyuruyor… Lahor çarşısında, Hindukuş zirvelerinde,
Sibirya steplerinde, Kinşasa çöllerinde, Larnaka sahillerinde, Bilal’in
ülkesinde, Sieera Leone’de… sokaklar “Hak geldi, batıl yok oldu!” şuuruyla
coşuyor; bin yıllık Konstantin iktidarı yer ile yeksan oluyordu.
Kuzeye
yöneliş seninle doruğa çıkmış; kıskaç daralmıştı. Senin davan ne ırk, ne
toprak, ne de şöhretti. Eğer öyle olsaydı, beşte bir kuvvetinle, “görünmez
kuvvetler” imdadına koşar mıydı?
“Ayrılıkta gazap, birlikte
rahmet vardır!” şuuruyla, ayrıştıracak alt kimliklerinden sıyrılmış;
kavmiyetçilikten haya etmiştin.
Seninle
başlayan zulme karşı direniş muştusu, Anadolu’yu cahiliye enkazından kurtarmış;
Trabzon, Çanakkale, Diyarbakır üçgeninde ırklar üstü bir medeniyetin tohumları
atılmış…
Söğüt
ruhu, sınır tanımamış; Avrupa illerini imar edip, Boşnak, Pomak, Arnavut…
gönüllere deva olmuştu.
Mohaç’ta
sönen medeniyet meşalesini yakacak er, kim bilir hangi coğrafyadan atını
sürmekteydi?
Tarık Sezai Karatepe