Küresel Isınma mı, Küresel Büyük Aldatmaca mı? İklim Söyleminin İdeolojik ve Sömürgeci Yüzü
Bilim, gerçek anlamda insanlığın faydasına
olduğunda değerlidir; ideolojik manipülasyonlara malzeme olduğunda ise zulme ve
sömürüye dönüşür.
Son yıllarda küresel ısınma söylemi, uluslararası
politik gündemin merkezine yerleştirilmiş; iklim değişikliği, insan
faaliyetlerinin mutlak sonucu olarak lanse edilmiştir. Ancak bu söylemin arka
planı dikkatle incelendiğinde iklim değişikliğine dair bilimsel verilerin büyük
oranda manipüle edildiği ve insan kaynaklı küresel ısınmanın bir tür küresel
aldatmaca haline getirildiği görülmektedir. Özellikle Birleşmiş Milletler İklim
Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) ve Hükümetlerarası İklim Değişikliği
Paneli (IPCC) gibi yapılar üzerinden şekillenen bu söylem, çoğu zaman bilimsel
şüpheye yer bırakmayacak mutlak yargılar şeklinde kamuoyuna sunulmaktadır.
Oysa ki iklim sistemi son derece karmaşık
dinamiklere sahip bir bütündür ve tarih boyunca defalarca doğal döngüler
neticesinde ısınma ve soğuma evreleri yaşamıştır. Buna rağmen, sanayi
devriminden bu yana atmosfere salınan karbondioksit gazı neredeyse tüm iklim
değişimlerinin temel sebebi olarak gösterilmekte; özellikle fosil yakıt
kullanımı üzerinden küresel enerji politikaları yeniden şekillendirilmektedir.
Bu durum meselenin yalnızca bilimsel değil aynı zamanda ekonomik, politik ve
ideolojik bir boyut kazandığını açıkça ortaya koymaktadır.
Nitekim son dönemde yapılan bazı akademik
çalışmalar ve bilim insanlarının beyanları küresel ısınma iddialarının ciddi
biçimde sorgulanması gerektiğini ortaya koymaktadır. İklim modellerinin
çoğunlukla eksik veri setleri ve varsayımlar üzerine inşa edilmesi, güneş
aktiviteleri, okyanus akıntıları ve volkanik hareketlilik gibi temel doğa olaylarının
yeterince hesaba katılmaması mevcut söylemin bilimsel tarafsızlığını tartışmalı
hale getirmektedir.
Biz de küresel ısınma söyleminin arka planı
bilimsel, tarihsel ve politik yönleriyle ele alacak ve iklim değişikliği
meselesinin ne derece manipülatif bir zeminde kurgulandığını irdeleyeceğiz.
Amacımız, ne mutlak bir inkâr ne de kayıtsız bir kabullenme tavrı sergilemek;
bilakis meseleyi veri temelli, eleştirel ve nesnel bir perspektiften
değerlendirmektir.
Tarihsel İklim
Döngüleri ve Doğal Isınma Süreçleri
İklim değişimi yeryüzünün doğal tarihinde
süreklilik arz eden bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır. İnsanlık henüz
sanayi devrimine ulaşmadan çok önce dünyanın iklim sistemi çeşitli sıcak ve
soğuk dönemlerden geçmiştir. Nitekim paleoklimatolojik veriler bu döngülerin
milyonlarca yıl öncesine uzandığını ve başta güneş aktiviteleri, volkanik
patlamalar, okyanus akıntıları ve gezegenin yörüngesel salınımları gibi doğal
etkenlerle şekillendiğini ortaya koymaktadır.
Özellikle son 10 bin yıllık döneme yani Holosen
Çağı'na bakıldığında, iklimin durağan bir çizgide ilerlemediği açıkça
görülmektedir. Milattan önce 8. bin yıldan itibaren başlayan bu dönem insanlık
tarihinde tarım devrimiyle eş zamanlı olarak sıcak ve soğuk fazlar yaşamıştır.
Antik çağ metinleri ve arkeolojik bulgular bu dalgalanmaların medeniyetlerin
yükseliş ve çöküşleriyle de doğrudan ilişkili olduğunu göstermektedir.
Tarihsel kayıtlarda "Orta Çağ Sıcak
Dönemi" (Medieval Warm Period) olarak bilinen ve yaklaşık 9. yüzyıldan 14.
yüzyıla kadar süren süreçte Avrupa başta olmak üzere birçok coğrafyada
sıcaklıkların bugünkü ortalamaların üzerine çıktığı bilinmektedir. Bu dönemde
tarım verimliliği artmış, nüfus yoğunluğu yükselmiş ve kuzey bölgelerinde dahi
üzüm bağları yetiştirilmiştir. Ancak insan kaynaklı sera gazı salınımlarının
söz konusu olmadığı bu dönemde yaşanan ısınma küresel ısınmanın yalnızca fosil
yakıt kullanımıyla açıklanamayacağını güçlü biçimde ortaya koymaktadır.
Yine "Küçük Buzul Çağı" (Little Ice
Age) olarak adlandırılan ve yaklaşık 14. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar devam eden
soğuk dönemde Avrupa, Asya ve Kuzey Amerika’da ciddi sıcaklık düşüşleri
yaşanmıştır. Nehirlerin donduğu, tarım ürünlerinin kıtlaştığı, toplumsal
krizlerin derinleştiği bu süreç iklim değişiminin insan faaliyetlerinden
bağımsız olarak da sert dalgalanmalar gösterebildiğinin en somut kanıtlarından
biridir.
Tüm bu tarihsel örnekler günümüzde "küresel
ısınma" adı altında insan kaynaklı etkilerin mutlaklaştırılmasının
bilimsel temelden yoksun olduğunu göstermektedir. İklim sistemi daima değişken
olmuş, bu değişkenlik çoğunlukla insanlık tarihinin kontrolü dışında gelişen
kozmik ve jeolojik dinamikler tarafından belirlenmiştir. Güneş’in yüzey
aktiviteleri, Dünya’nın yörüngesel eksen eğimi (Milankoviç döngüleri), volkanik
patlamalar ve okyanus akıntıları gibi faktörler iklimi şekillendiren başlıca
unsurlar olarak bugün de önemini korumaktadır.
Bu çerçevede tarihte yaşanan bu doğal iklim
döngüleri görmezden gelinerek yalnızca sanayi devrimi sonrası döneme odaklanmak
ve insan faktörünü tek belirleyici etken olarak sunmak hem metodolojik açıdan
hatalı hem de bilimsel bütünlükten uzak bir yaklaşım olarak
değerlendirilmektedir.
İklim
Modelleri ve Bilimsel Şüpheler
Günümüzde küresel ısınma söyleminin temel
dayanaklarından biri bilgisayar tabanlı iklim modelleridir. Ancak bu modeller
doğrudan gözlemsel verilere değil büyük oranda varsayımlar ve parametrik
hesaplamalar üzerine inşa edilmektedir. Dolayısıyla ürettikleri sonuçlar da
kesin gerçeklikler olarak değil belirli koşullar altında ortaya çıkabilecek
olasılıklar olarak değerlendirilmelidir. Ne var ki iklim politikalarını
yönlendiren uluslararası kuruluşlar bu modellerin öngörülerini çoğu zaman
mutlak gerçekler gibi kamuoyuna sunmakta; model hatalarını, belirsizlik
paylarını ve değişkenleri göz ardı etmektedir.
İklim modellerinin en temel sorunu atmosfer,
okyanus, kara ve biyosfer arasındaki karmaşık etkileşimleri sağlıklı biçimde
hesaplayamamasıdır. Özellikle bulut oluşumu, su buharı döngüsü, güneş
aktiviteleri ve okyanus akıntılarının modellerde eksik ya da yetersiz temsil
edildiği bilim insanları tarafından sıklıkla dile getirilmektedir. Nitekim
IPCC’nin (Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli) kendi raporlarında dahi
model sonuçlarının “yüksek belirsizlik” içerdiği not edilmekte fakat bu durum
kamuoyuna açıklandığında çoğu zaman göz ardı edilmektedir.
Öte yandan tarihsel sıcaklık ölçümleri üzerinde
yapılan düzenlemeler ve veri setlerinde görülen tutarsızlıklar da bilimsel
şüpheleri artırmaktadır. Bazı çalışmalarda 20. yüzyılın başlarındaki sıcaklık
değerlerinin sistematik biçimde aşağı çekildiği, buna karşın son dönemdeki
verilerin yukarı yönlü revize edildiği yönünde ciddi iddialar bulunmaktadır. Bu
da iklim değişikliği algısının istatistiksel manipülasyonlarla besleniyor olabileceği
şüphesini doğurmaktadır.
Ayrıca karbon dioksit (CO₂) artışı ile sıcaklık
artışı arasındaki ilişki de çoğu modelde sorgusuz biçimde doğrusal kabul
edilmekte; ancak paleoiklim verileri tarihin birçok döneminde CO₂ seviyeleri
artmasına rağmen sıcaklıkların aynı oranda yükselmediğini ortaya koymaktadır.
Hatta bazı dönemlerde sıcaklık artışının CO₂ artışından önce geldiği yani
nedensellik ilişkisinin ters yönde olabileceği tartışmaları mevcuttur.
Tüm bu belirsizliklere rağmen, iklim modelleri
üzerinden oluşturulan felaket senaryoları hem medyada hem de siyasi arenada
sürekli gündemde tutulmakta; bu da konunun bilimsel bir mesele olmaktan
çıkarılıp ideolojik bir zemine çekildiğini göstermektedir.
Bu veriler ışığında küresel ısınma iddialarının
“bilimsel kesinlik”ten ziyade “politik doğruluk” zemininde kurgulandığı
düşüncesi kuvvetlenmektedir. Bilimsel şüpheciliğin temel ilkesi gereği bu
alandaki tüm iddiaların mutlak hakikatler olarak değil sorgulanması gereken
teoriler olarak ele alınması elzemdir.
Küresel Isınma
Söyleminin Politik ve Ekonomik Boyutları
Küresel ısınma söylemi, sadece bir çevre meselesi
olarak değil, aynı zamanda küresel güç dengelerini yeniden şekillendiren
politik ve ekonomik bir araç olarak da karşımıza çıkmaktadır. Nitekim iklim
değişikliği kavramı etrafında oluşturulan uluslararası anlaşmalar, fonlar ve
yaptırımlar; gelişmiş ülkelerin gelişmekte olan ülkeler üzerindeki tahakkümünü
sürdürmesinin yeni bir aracı haline gelmiştir.
Kyoto Protokolü, Paris İklim Anlaşması ve benzeri
düzenlemeler zahirde çevreyi koruma hedefi güderken özünde küresel enerji
piyasalarını, sanayi politikalarını ve hatta ulus devletlerin iç işleyişlerini
doğrudan etkileyecek bir mekanizma kurmuştur. Özellikle fosil yakıt kullanımı
ve karbon salınımı üzerinden getirilen sınırlamalar sanayileşme sürecini
tamamlamamış ülkeler için bir kalkınma engeline dönüşmektedir. Bu noktada iklim
politikalarının eşitsiz uygulandığı ve gelişmiş Batılı ülkelerin geçmişteki
tarihî sorumluluklarını görmezden gelerek bugünün bedelini yoksul ülkelere
ödetmeye çalıştıkları açıkça görülmektedir.
Diğer yandan karbon salınımına dayalı yeni bir
ekonomik sistem inşa edilmektedir. Karbon borsaları, karbon vergileri ve
emisyon ticareti gibi mekanizmalar çok uluslu şirketler ve finans kapital için
devasa bir pazar haline gelmiştir. Adeta “karbon” üzerinden yeni bir meta
üretimi yapılmakta; doğaya zarar veren büyük aktörler dahi karbon kredisi satın
alarak bu sistemin meşru bir parçası hâline gelmektedir. Böylece çevre
hassasiyeti, büyük sermaye gruplarının kâr hırsıyla iç içe geçmiş iklim krizi
söylemi küresel sermaye için yeni bir yatırım ve sömürü alanına dönüşmüştür.
Özellikle yeşil enerji ve yenilenebilir kaynaklar
adı altında geliştirilen projeler çoğu zaman masum bir çevrecilik faaliyeti
olarak sunulsa da arka planda ciddi ekonomik çıkar mücadeleleri yatmaktadır.
Rüzgâr türbinleri, güneş panelleri ve lityum bazlı batarya teknolojileri gibi
alanlar, hem ham madde savaşlarının hem de yeni pazar rekabetlerinin merkezine
yerleşmiş durumdadır. Üstelik bu süreçte çevre felaketlerinin sorumlusu olan
büyük aktörler kendilerini “yeşil” maskesiyle aklama fırsatı bulmaktadır.
Sonuç olarak küresel ısınma söyleminin arka
planında ciddi bir politik ve ekonomik hesaplaşmanın olduğu açıktır. Bu süreçte
çevre koruma iddiası çoğu zaman gelişmekte olan ülkelerin elini kolunu
bağlayan, kaynaklarını sömüren ve bağımsız kalkınma yollarını tıkayan bir araca
dönüşmektedir.
Karbon Pazarı
ve Yeni Sömürgecilik Araçları
Küresel ısınma söyleminin en dikkat çekici ve
eleştiriye açık boyutlarından biri de karbon piyasalarının oluşturulması ve bu
piyasa üzerinden kurulan yeni sömürü mekanizmalarıdır. Bugün dünya genelinde
karbon salınımı bir suç unsuru gibi tanımlanmakta; ancak bu “suç”un bedeli
doğrudan çevreyi kirleten büyük güçler tarafından değil çoğu zaman yoksul
ülkeler tarafından ödenmektedir.
Karbon kredisi ve emisyon ticareti sistemleri görünüşte
çevresel kaygılarla oluşturulmuş olsa da gerçekte gelişmiş ülkelerin çevre
kirliliği üzerindeki tarihî sorumluluklarını örtbas etmesine ve yeni bir
ekonomik sömürü aracı üretmesine hizmet etmektedir. Zira bu sistem sanayi
devriminden bu yana milyarlarca ton sera gazı salan ülkelerin parasını ödeyerek
kirletmeye devam etmesine; buna karşılık sanayileşememiş ülkelerin ise emisyon
sınırları nedeniyle kalkınma hakkının kısıtlanmasına yol açmaktadır.
Bir diğer sorun karbon kredisi satışı adı altında
Afrika, Güney Amerika ve Asya’daki geniş doğal alanların "karbon
yutakları" olarak tanımlanıp küresel sermayeye tahsis edilmesidir. Bu
uygulama yeni bir toprak gaspları sürecini beraberinde getirmekte; yerel
halklar yaşadıkları topraklardan edilmekte, ormanlar, nehirler ve doğal
kaynaklar uluslararası karbon tekellerinin kontrolüne geçmektedir. Böylece,
küresel ısınma bahanesiyle yoksul ülkelerin doğal kaynakları "yeşil
ekonomi" adı altında bir kez daha yağmalanmaktadır.
Üstelik bu süreç yalnızca ekonomik değil, aynı
zamanda siyasi bir denetim mekanizması üretmektedir. Küresel fonlar ve
krediler, gelişmekte olan ülkelere "yeşil projeler" ve "karbon
ayak izini düşürme taahhütleri" karşılığında verilmekte; böylece bu
ülkelerin iç politikaları ve kalkınma planları küresel sermayenin ve Batılı
merkezlerin kontrolüne girmektedir.
Özellikle Afrika’da, iklim fonları adı altında
milyarlarca dolarlık projeler devreye sokulurken, gerçek anlamda çevre koruması
sağlanmamakta; aksine, kıtanın doğal kaynakları "karbon kredisi" adıyla
global şirketlerin mülküne dönüştürülmektedir. Bu durum klasik sömürgeciliğin
güncellenmiş ve “yeşil” kılıfa sokulmuş bir versiyonu olarak karşımıza
çıkmaktadır.
Bu karbon pazarı adı verilen bu sistem çevreyi
koruma amacı taşımaktan ziyade; küresel sermaye için yeni bir finansal
enstrüman ve yoksul ülkeler üzerinde yeni bir denetim aracı haline gelmiştir.
Bu tablo, küresel ısınma söyleminin modern çağın en sofistike sömürü
mekanizmalarından biri olarak işlediğini açıkça ortaya koymaktadır.
Bir Müslüman
Olarak İklim Söylemi ve Küresel Adaletsizliklere Bakış
Müslümanlar olarak yeryüzünde adaleti tesis etme,
zulme karşı çıkma ve hakikatin yanında yer alma sorumluluğumuz vardır. Kur’an-ı
Kerim’de "Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik
eden kimseler olun." (Maide, 8) emri açıkça bu vazifemizi
hatırlatmaktadır. Dolayısıyla, "küresel ısınma" ve "iklim
değişikliği" gibi başlıklar altında insanlığa dayatılan her türlü
söylemi,mutlak doğru kabul etmek yerine sorgulamak ve arka planındaki niyetleri
anlamaya çalışmak da bu sorumluluğun bir parçasıdır.
Bugün gelinen noktada iklim krizi adı altında
inşa edilen söylemin çoğu zaman adalet, hakkaniyet ve insan onurunu zedeleyen
bir araca dönüştüğü açıkça görülmektedir. Zira bu sistem doğrudan çevreyi
korumayı hedeflemekten çok zengin ülkelerin geçmişteki çevre suçlarını örtbas
etmelerine ve yoksul halklara yeni bedeller ödetmelerine hizmet etmektedir.
Küresel sermaye "yeşil ekonomi" kılıfı altında doğal kaynakları
sömürmekte, kalkınma hakkını gasp etmekte ve yeni bir küresel tahakküm düzeni
inşa etmektedir.
Müslümanlar için çevreyi korumak elbette önemli
bir görevdir. Zira Allah Teâlâ insanı yeryüzünün halifesi kılmış, ona emaneti
yüklemiştir. Ancak bu sorumluluk batının ikiyüzlü çevre politikalarını
sorgusuzca kabullenmek anlamına gelmez. Aksine Müslüman akıl, hak ile batılı,
adalet ile zulmü ayırt edebilmeli; çevre hassasiyetini, insanın ve toplumların
temel haklarını çiğneyen bir sömürü aracına dönüştüren her türlü düzenin
karşısında durmalıdır.
Unutulmamalıdır ki, Kur’an’ın emriyle
"insanlar arasında adaletle hükmetmek" (Nisa, 58) bizlere farz
kılınmıştır. Bugün iklim adaleti adına konuşan ama gerçekte zulmü derinleştiren
sistemleri meşrulaştırmak bu ilahi emre aykırıdır. Müslüman, başta kendi
coğrafyasında olmak üzere, Afrika'da, Asya'da, Latin Amerika'da yeşil projeler
adı altında sürdürülen yeni sömürgeciliği teşhir etmeli; "doğru sözlü
olmak" ve "yalanı ifşa etmek" gibi temel ahlaki ilkeleri her
alanda savunmalıdır.
Müslümanın tavrı açık ve nettir: Yeryüzünde fesat
çıkaranlara karşı durmak, hakkı savunmak, adaleti tesis etmek. İklim meselesi
de bu bağlamda ele alınmalı; insanlığı yeni bir esaret düzenine mahkûm eden
manipülasyonlara karşı uyanık olunmalıdır. Zira Kur’an’ın ifadesiyle: "Onlar
düzeltici olduklarını söylerler; oysa onlar, bozguncuların ta kendileridir.
Lakin farkında değiller." (Bakara, 11-12)
Bilim mi,
İdeoloji mi?
Küresel ısınma ve iklim değişikliği söylemi
günümüz dünyasında neredeyse tartışılmaz bir mutlak hakikat olarak sunulmaktadır.
Ancak bu çalışmada ortaya konduğu üzere, iklim değişimi tarih boyunca yaşanmış
doğal bir döngüdür ve insanlık tarihi öncesinden bugüne kadar sayısız sıcak ve
soğuk dönemler görülmüştür. Buna rağmen, modern çağın "küresel
ısınma" söylemi, bilimsel belirsizliklere rağmen ideolojik bir dayatma
halini almış, bilimsel sorgulamanın önüne geçilmiştir.
Özellikle iklim modellerinin ciddi varsayımlar ve
belirsizlikler içerdiği, CO₂ artışıyla sıcaklık artışı arasındaki nedensellik
bağının dahi kesinleşmediği bir ortamda; insanlığa dayatılan felaket
senaryoları, daha çok politik ve ekonomik çıkar hesaplarına hizmet etmektedir.
Karbon piyasaları, yeşil fonlar ve sözde çevre projeleri üzerinden kurulan bu
yeni sistem, küresel sermayeye yeni sömürü alanları açmakta, zengin ile yoksul
arasındaki makası daha da derinleştirmektedir.
Bu noktada, özellikle Müslüman toplumlar ve
gelişmekte olan ülkeler için temel soru şudur: Gerçekten çevreyi mi koruyoruz,
yoksa yeni bir küresel vesayet sistemine mi teslim oluyoruz? Bilinçli bir
bakış, meselenin bilimsel görünümlü bir ideolojik aygıta dönüştüğünü net
biçimde ortaya koymaktadır.
Küresel ısınma söylemi bugün, geçmişin sömürge
düzenlerinin güncellenmiş bir versiyonu olarak karşımıza çıkmakta; "iklim
adaleti" adı altında yeni bir tahakküm sistemi inşa edilmektedir. Bu
düzen, hem insanın hem de doğanın gerçek anlamda korunmasına değil; yeni bir
küresel hiyerarşinin ve kontrol mekanizmasının kurulmasına hizmet etmektedir.
Sonuç itibarıyla, meseleyi mutlak bir inançla
kabullenmek yerine bilimsel şüphecilik, tarihsel perspektif ve adalet ekseninde
yeniden düşünmek zorunludur. Müslüman akıl ve vicdan, her alanda olduğu gibi bu
konuda da hakikatin, adaletin ve insan onurunun yanında saf tutmalıdır. Bilim,
gerçek anlamda insanlığın faydasına olduğunda değerlidir; ideolojik
manipülasyonlara malzeme olduğunda ise zulme ve sömürüye dönüşür. Bugün asıl
mesele, bu ayrımı net biçimde yapabilmektir.