23 Mart 2025

​Küresel Isınma mı, Küresel Büyük Aldatmaca mı? İklim Söyleminin İdeolojik ve Sömürgeci Yüzü

Bilim, gerçek anlamda insanlığın faydasına olduğunda değerlidir; ideolojik manipülasyonlara malzeme olduğunda ise zulme ve sömürüye dönüşür.

Son yıllarda küresel ısınma söylemi, uluslararası politik gündemin merkezine yerleştirilmiş; iklim değişikliği, insan faaliyetlerinin mutlak sonucu olarak lanse edilmiştir. Ancak bu söylemin arka planı dikkatle incelendiğinde iklim değişikliğine dair bilimsel verilerin büyük oranda manipüle edildiği ve insan kaynaklı küresel ısınmanın bir tür küresel aldatmaca haline getirildiği görülmektedir. Özellikle Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) ve Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) gibi yapılar üzerinden şekillenen bu söylem, çoğu zaman bilimsel şüpheye yer bırakmayacak mutlak yargılar şeklinde kamuoyuna sunulmaktadır.

Oysa ki iklim sistemi son derece karmaşık dinamiklere sahip bir bütündür ve tarih boyunca defalarca doğal döngüler neticesinde ısınma ve soğuma evreleri yaşamıştır. Buna rağmen, sanayi devriminden bu yana atmosfere salınan karbondioksit gazı neredeyse tüm iklim değişimlerinin temel sebebi olarak gösterilmekte; özellikle fosil yakıt kullanımı üzerinden küresel enerji politikaları yeniden şekillendirilmektedir. Bu durum meselenin yalnızca bilimsel değil aynı zamanda ekonomik, politik ve ideolojik bir boyut kazandığını açıkça ortaya koymaktadır.

Nitekim son dönemde yapılan bazı akademik çalışmalar ve bilim insanlarının beyanları küresel ısınma iddialarının ciddi biçimde sorgulanması gerektiğini ortaya koymaktadır. İklim modellerinin çoğunlukla eksik veri setleri ve varsayımlar üzerine inşa edilmesi, güneş aktiviteleri, okyanus akıntıları ve volkanik hareketlilik gibi temel doğa olaylarının yeterince hesaba katılmaması mevcut söylemin bilimsel tarafsızlığını tartışmalı hale getirmektedir.

Biz de küresel ısınma söyleminin arka planı bilimsel, tarihsel ve politik yönleriyle ele alacak ve iklim değişikliği meselesinin ne derece manipülatif bir zeminde kurgulandığını irdeleyeceğiz. Amacımız, ne mutlak bir inkâr ne de kayıtsız bir kabullenme tavrı sergilemek; bilakis meseleyi veri temelli, eleştirel ve nesnel bir perspektiften değerlendirmektir.

Tarihsel İklim Döngüleri ve Doğal Isınma Süreçleri

İklim değişimi yeryüzünün doğal tarihinde süreklilik arz eden bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır. İnsanlık henüz sanayi devrimine ulaşmadan çok önce dünyanın iklim sistemi çeşitli sıcak ve soğuk dönemlerden geçmiştir. Nitekim paleoklimatolojik veriler bu döngülerin milyonlarca yıl öncesine uzandığını ve başta güneş aktiviteleri, volkanik patlamalar, okyanus akıntıları ve gezegenin yörüngesel salınımları gibi doğal etkenlerle şekillendiğini ortaya koymaktadır.

Özellikle son 10 bin yıllık döneme yani Holosen Çağı'na bakıldığında, iklimin durağan bir çizgide ilerlemediği açıkça görülmektedir. Milattan önce 8. bin yıldan itibaren başlayan bu dönem insanlık tarihinde tarım devrimiyle eş zamanlı olarak sıcak ve soğuk fazlar yaşamıştır. Antik çağ metinleri ve arkeolojik bulgular bu dalgalanmaların medeniyetlerin yükseliş ve çöküşleriyle de doğrudan ilişkili olduğunu göstermektedir.

Tarihsel kayıtlarda "Orta Çağ Sıcak Dönemi" (Medieval Warm Period) olarak bilinen ve yaklaşık 9. yüzyıldan 14. yüzyıla kadar süren süreçte Avrupa başta olmak üzere birçok coğrafyada sıcaklıkların bugünkü ortalamaların üzerine çıktığı bilinmektedir. Bu dönemde tarım verimliliği artmış, nüfus yoğunluğu yükselmiş ve kuzey bölgelerinde dahi üzüm bağları yetiştirilmiştir. Ancak insan kaynaklı sera gazı salınımlarının söz konusu olmadığı bu dönemde yaşanan ısınma küresel ısınmanın yalnızca fosil yakıt kullanımıyla açıklanamayacağını güçlü biçimde ortaya koymaktadır.

Yine "Küçük Buzul Çağı" (Little Ice Age) olarak adlandırılan ve yaklaşık 14. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar devam eden soğuk dönemde Avrupa, Asya ve Kuzey Amerika’da ciddi sıcaklık düşüşleri yaşanmıştır. Nehirlerin donduğu, tarım ürünlerinin kıtlaştığı, toplumsal krizlerin derinleştiği bu süreç iklim değişiminin insan faaliyetlerinden bağımsız olarak da sert dalgalanmalar gösterebildiğinin en somut kanıtlarından biridir.

Tüm bu tarihsel örnekler günümüzde "küresel ısınma" adı altında insan kaynaklı etkilerin mutlaklaştırılmasının bilimsel temelden yoksun olduğunu göstermektedir. İklim sistemi daima değişken olmuş, bu değişkenlik çoğunlukla insanlık tarihinin kontrolü dışında gelişen kozmik ve jeolojik dinamikler tarafından belirlenmiştir. Güneş’in yüzey aktiviteleri, Dünya’nın yörüngesel eksen eğimi (Milankoviç döngüleri), volkanik patlamalar ve okyanus akıntıları gibi faktörler iklimi şekillendiren başlıca unsurlar olarak bugün de önemini korumaktadır.

Bu çerçevede tarihte yaşanan bu doğal iklim döngüleri görmezden gelinerek yalnızca sanayi devrimi sonrası döneme odaklanmak ve insan faktörünü tek belirleyici etken olarak sunmak hem metodolojik açıdan hatalı hem de bilimsel bütünlükten uzak bir yaklaşım olarak değerlendirilmektedir.

İklim Modelleri ve Bilimsel Şüpheler

Günümüzde küresel ısınma söyleminin temel dayanaklarından biri bilgisayar tabanlı iklim modelleridir. Ancak bu modeller doğrudan gözlemsel verilere değil büyük oranda varsayımlar ve parametrik hesaplamalar üzerine inşa edilmektedir. Dolayısıyla ürettikleri sonuçlar da kesin gerçeklikler olarak değil belirli koşullar altında ortaya çıkabilecek olasılıklar olarak değerlendirilmelidir. Ne var ki iklim politikalarını yönlendiren uluslararası kuruluşlar bu modellerin öngörülerini çoğu zaman mutlak gerçekler gibi kamuoyuna sunmakta; model hatalarını, belirsizlik paylarını ve değişkenleri göz ardı etmektedir.

İklim modellerinin en temel sorunu atmosfer, okyanus, kara ve biyosfer arasındaki karmaşık etkileşimleri sağlıklı biçimde hesaplayamamasıdır. Özellikle bulut oluşumu, su buharı döngüsü, güneş aktiviteleri ve okyanus akıntılarının modellerde eksik ya da yetersiz temsil edildiği bilim insanları tarafından sıklıkla dile getirilmektedir. Nitekim IPCC’nin (Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli) kendi raporlarında dahi model sonuçlarının “yüksek belirsizlik” içerdiği not edilmekte fakat bu durum kamuoyuna açıklandığında çoğu zaman göz ardı edilmektedir.

Öte yandan tarihsel sıcaklık ölçümleri üzerinde yapılan düzenlemeler ve veri setlerinde görülen tutarsızlıklar da bilimsel şüpheleri artırmaktadır. Bazı çalışmalarda 20. yüzyılın başlarındaki sıcaklık değerlerinin sistematik biçimde aşağı çekildiği, buna karşın son dönemdeki verilerin yukarı yönlü revize edildiği yönünde ciddi iddialar bulunmaktadır. Bu da iklim değişikliği algısının istatistiksel manipülasyonlarla besleniyor olabileceği şüphesini doğurmaktadır.

Ayrıca karbon dioksit (CO₂) artışı ile sıcaklık artışı arasındaki ilişki de çoğu modelde sorgusuz biçimde doğrusal kabul edilmekte; ancak paleoiklim verileri tarihin birçok döneminde CO₂ seviyeleri artmasına rağmen sıcaklıkların aynı oranda yükselmediğini ortaya koymaktadır. Hatta bazı dönemlerde sıcaklık artışının CO₂ artışından önce geldiği yani nedensellik ilişkisinin ters yönde olabileceği tartışmaları mevcuttur.

Tüm bu belirsizliklere rağmen, iklim modelleri üzerinden oluşturulan felaket senaryoları hem medyada hem de siyasi arenada sürekli gündemde tutulmakta; bu da konunun bilimsel bir mesele olmaktan çıkarılıp ideolojik bir zemine çekildiğini göstermektedir.

Bu veriler ışığında küresel ısınma iddialarının “bilimsel kesinlik”ten ziyade “politik doğruluk” zemininde kurgulandığı düşüncesi kuvvetlenmektedir. Bilimsel şüpheciliğin temel ilkesi gereği bu alandaki tüm iddiaların mutlak hakikatler olarak değil sorgulanması gereken teoriler olarak ele alınması elzemdir.

Küresel Isınma Söyleminin Politik ve Ekonomik Boyutları

Küresel ısınma söylemi, sadece bir çevre meselesi olarak değil, aynı zamanda küresel güç dengelerini yeniden şekillendiren politik ve ekonomik bir araç olarak da karşımıza çıkmaktadır. Nitekim iklim değişikliği kavramı etrafında oluşturulan uluslararası anlaşmalar, fonlar ve yaptırımlar; gelişmiş ülkelerin gelişmekte olan ülkeler üzerindeki tahakkümünü sürdürmesinin yeni bir aracı haline gelmiştir.

Kyoto Protokolü, Paris İklim Anlaşması ve benzeri düzenlemeler zahirde çevreyi koruma hedefi güderken özünde küresel enerji piyasalarını, sanayi politikalarını ve hatta ulus devletlerin iç işleyişlerini doğrudan etkileyecek bir mekanizma kurmuştur. Özellikle fosil yakıt kullanımı ve karbon salınımı üzerinden getirilen sınırlamalar sanayileşme sürecini tamamlamamış ülkeler için bir kalkınma engeline dönüşmektedir. Bu noktada iklim politikalarının eşitsiz uygulandığı ve gelişmiş Batılı ülkelerin geçmişteki tarihî sorumluluklarını görmezden gelerek bugünün bedelini yoksul ülkelere ödetmeye çalıştıkları açıkça görülmektedir.

Diğer yandan karbon salınımına dayalı yeni bir ekonomik sistem inşa edilmektedir. Karbon borsaları, karbon vergileri ve emisyon ticareti gibi mekanizmalar çok uluslu şirketler ve finans kapital için devasa bir pazar haline gelmiştir. Adeta “karbon” üzerinden yeni bir meta üretimi yapılmakta; doğaya zarar veren büyük aktörler dahi karbon kredisi satın alarak bu sistemin meşru bir parçası hâline gelmektedir. Böylece çevre hassasiyeti, büyük sermaye gruplarının kâr hırsıyla iç içe geçmiş iklim krizi söylemi küresel sermaye için yeni bir yatırım ve sömürü alanına dönüşmüştür.

Özellikle yeşil enerji ve yenilenebilir kaynaklar adı altında geliştirilen projeler çoğu zaman masum bir çevrecilik faaliyeti olarak sunulsa da arka planda ciddi ekonomik çıkar mücadeleleri yatmaktadır. Rüzgâr türbinleri, güneş panelleri ve lityum bazlı batarya teknolojileri gibi alanlar, hem ham madde savaşlarının hem de yeni pazar rekabetlerinin merkezine yerleşmiş durumdadır. Üstelik bu süreçte çevre felaketlerinin sorumlusu olan büyük aktörler kendilerini “yeşil” maskesiyle aklama fırsatı bulmaktadır.

Sonuç olarak küresel ısınma söyleminin arka planında ciddi bir politik ve ekonomik hesaplaşmanın olduğu açıktır. Bu süreçte çevre koruma iddiası çoğu zaman gelişmekte olan ülkelerin elini kolunu bağlayan, kaynaklarını sömüren ve bağımsız kalkınma yollarını tıkayan bir araca dönüşmektedir.

Karbon Pazarı ve Yeni Sömürgecilik Araçları

Küresel ısınma söyleminin en dikkat çekici ve eleştiriye açık boyutlarından biri de karbon piyasalarının oluşturulması ve bu piyasa üzerinden kurulan yeni sömürü mekanizmalarıdır. Bugün dünya genelinde karbon salınımı bir suç unsuru gibi tanımlanmakta; ancak bu “suç”un bedeli doğrudan çevreyi kirleten büyük güçler tarafından değil çoğu zaman yoksul ülkeler tarafından ödenmektedir.

Karbon kredisi ve emisyon ticareti sistemleri görünüşte çevresel kaygılarla oluşturulmuş olsa da gerçekte gelişmiş ülkelerin çevre kirliliği üzerindeki tarihî sorumluluklarını örtbas etmesine ve yeni bir ekonomik sömürü aracı üretmesine hizmet etmektedir. Zira bu sistem sanayi devriminden bu yana milyarlarca ton sera gazı salan ülkelerin parasını ödeyerek kirletmeye devam etmesine; buna karşılık sanayileşememiş ülkelerin ise emisyon sınırları nedeniyle kalkınma hakkının kısıtlanmasına yol açmaktadır.

Bir diğer sorun karbon kredisi satışı adı altında Afrika, Güney Amerika ve Asya’daki geniş doğal alanların "karbon yutakları" olarak tanımlanıp küresel sermayeye tahsis edilmesidir. Bu uygulama yeni bir toprak gaspları sürecini beraberinde getirmekte; yerel halklar yaşadıkları topraklardan edilmekte, ormanlar, nehirler ve doğal kaynaklar uluslararası karbon tekellerinin kontrolüne geçmektedir. Böylece, küresel ısınma bahanesiyle yoksul ülkelerin doğal kaynakları "yeşil ekonomi" adı altında bir kez daha yağmalanmaktadır.

Üstelik bu süreç yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasi bir denetim mekanizması üretmektedir. Küresel fonlar ve krediler, gelişmekte olan ülkelere "yeşil projeler" ve "karbon ayak izini düşürme taahhütleri" karşılığında verilmekte; böylece bu ülkelerin iç politikaları ve kalkınma planları küresel sermayenin ve Batılı merkezlerin kontrolüne girmektedir.

Özellikle Afrika’da, iklim fonları adı altında milyarlarca dolarlık projeler devreye sokulurken, gerçek anlamda çevre koruması sağlanmamakta; aksine, kıtanın doğal kaynakları "karbon kredisi" adıyla global şirketlerin mülküne dönüştürülmektedir. Bu durum klasik sömürgeciliğin güncellenmiş ve “yeşil” kılıfa sokulmuş bir versiyonu olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bu karbon pazarı adı verilen bu sistem çevreyi koruma amacı taşımaktan ziyade; küresel sermaye için yeni bir finansal enstrüman ve yoksul ülkeler üzerinde yeni bir denetim aracı haline gelmiştir. Bu tablo, küresel ısınma söyleminin modern çağın en sofistike sömürü mekanizmalarından biri olarak işlediğini açıkça ortaya koymaktadır.

Bir Müslüman Olarak İklim Söylemi ve Küresel Adaletsizliklere Bakış

Müslümanlar olarak yeryüzünde adaleti tesis etme, zulme karşı çıkma ve hakikatin yanında yer alma sorumluluğumuz vardır. Kur’an-ı Kerim’de "Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun." (Maide, 8) emri açıkça bu vazifemizi hatırlatmaktadır. Dolayısıyla, "küresel ısınma" ve "iklim değişikliği" gibi başlıklar altında insanlığa dayatılan her türlü söylemi,mutlak doğru kabul etmek yerine sorgulamak ve arka planındaki niyetleri anlamaya çalışmak da bu sorumluluğun bir parçasıdır.

Bugün gelinen noktada iklim krizi adı altında inşa edilen söylemin çoğu zaman adalet, hakkaniyet ve insan onurunu zedeleyen bir araca dönüştüğü açıkça görülmektedir. Zira bu sistem doğrudan çevreyi korumayı hedeflemekten çok zengin ülkelerin geçmişteki çevre suçlarını örtbas etmelerine ve yoksul halklara yeni bedeller ödetmelerine hizmet etmektedir. Küresel sermaye "yeşil ekonomi" kılıfı altında doğal kaynakları sömürmekte, kalkınma hakkını gasp etmekte ve yeni bir küresel tahakküm düzeni inşa etmektedir.

Müslümanlar için çevreyi korumak elbette önemli bir görevdir. Zira Allah Teâlâ insanı yeryüzünün halifesi kılmış, ona emaneti yüklemiştir. Ancak bu sorumluluk batının ikiyüzlü çevre politikalarını sorgusuzca kabullenmek anlamına gelmez. Aksine Müslüman akıl, hak ile batılı, adalet ile zulmü ayırt edebilmeli; çevre hassasiyetini, insanın ve toplumların temel haklarını çiğneyen bir sömürü aracına dönüştüren her türlü düzenin karşısında durmalıdır.

Unutulmamalıdır ki, Kur’an’ın emriyle "insanlar arasında adaletle hükmetmek" (Nisa, 58) bizlere farz kılınmıştır. Bugün iklim adaleti adına konuşan ama gerçekte zulmü derinleştiren sistemleri meşrulaştırmak bu ilahi emre aykırıdır. Müslüman, başta kendi coğrafyasında olmak üzere, Afrika'da, Asya'da, Latin Amerika'da yeşil projeler adı altında sürdürülen yeni sömürgeciliği teşhir etmeli; "doğru sözlü olmak" ve "yalanı ifşa etmek" gibi temel ahlaki ilkeleri her alanda savunmalıdır.

Müslümanın tavrı açık ve nettir: Yeryüzünde fesat çıkaranlara karşı durmak, hakkı savunmak, adaleti tesis etmek. İklim meselesi de bu bağlamda ele alınmalı; insanlığı yeni bir esaret düzenine mahkûm eden manipülasyonlara karşı uyanık olunmalıdır. Zira Kur’an’ın ifadesiyle: "Onlar düzeltici olduklarını söylerler; oysa onlar, bozguncuların ta kendileridir. Lakin farkında değiller." (Bakara, 11-12)

Bilim mi, İdeoloji mi?

Küresel ısınma ve iklim değişikliği söylemi günümüz dünyasında neredeyse tartışılmaz bir mutlak hakikat olarak sunulmaktadır. Ancak bu çalışmada ortaya konduğu üzere, iklim değişimi tarih boyunca yaşanmış doğal bir döngüdür ve insanlık tarihi öncesinden bugüne kadar sayısız sıcak ve soğuk dönemler görülmüştür. Buna rağmen, modern çağın "küresel ısınma" söylemi, bilimsel belirsizliklere rağmen ideolojik bir dayatma halini almış, bilimsel sorgulamanın önüne geçilmiştir.

Özellikle iklim modellerinin ciddi varsayımlar ve belirsizlikler içerdiği, CO₂ artışıyla sıcaklık artışı arasındaki nedensellik bağının dahi kesinleşmediği bir ortamda; insanlığa dayatılan felaket senaryoları, daha çok politik ve ekonomik çıkar hesaplarına hizmet etmektedir. Karbon piyasaları, yeşil fonlar ve sözde çevre projeleri üzerinden kurulan bu yeni sistem, küresel sermayeye yeni sömürü alanları açmakta, zengin ile yoksul arasındaki makası daha da derinleştirmektedir.

Bu noktada, özellikle Müslüman toplumlar ve gelişmekte olan ülkeler için temel soru şudur: Gerçekten çevreyi mi koruyoruz, yoksa yeni bir küresel vesayet sistemine mi teslim oluyoruz? Bilinçli bir bakış, meselenin bilimsel görünümlü bir ideolojik aygıta dönüştüğünü net biçimde ortaya koymaktadır.

Küresel ısınma söylemi bugün, geçmişin sömürge düzenlerinin güncellenmiş bir versiyonu olarak karşımıza çıkmakta; "iklim adaleti" adı altında yeni bir tahakküm sistemi inşa edilmektedir. Bu düzen, hem insanın hem de doğanın gerçek anlamda korunmasına değil; yeni bir küresel hiyerarşinin ve kontrol mekanizmasının kurulmasına hizmet etmektedir.

Sonuç itibarıyla, meseleyi mutlak bir inançla kabullenmek yerine bilimsel şüphecilik, tarihsel perspektif ve adalet ekseninde yeniden düşünmek zorunludur. Müslüman akıl ve vicdan, her alanda olduğu gibi bu konuda da hakikatin, adaletin ve insan onurunun yanında saf tutmalıdır. Bilim, gerçek anlamda insanlığın faydasına olduğunda değerlidir; ideolojik manipülasyonlara malzeme olduğunda ise zulme ve sömürüye dönüşür. Bugün asıl mesele, bu ayrımı net biçimde yapabilmektir.