Kırım: Soykırım
Fatih’in
Akıncıları Kırım toprağına ayak bastığında Rus/Slav zulmü sona ermiş, Gedik
Ahmet Paşa ‘surda bir gedik’
açmıştı.
Artık,
Ruslar Tatarları değil, Tatarlar Rusları yönetiyordu. Knezlikten, prenslikten
çıkıp devlet olamamış Ruslar için, bezgin ve üzgün yılların habercisiydi.
Kırım
Hanlığı, üç asır, Karadeniz’in civamnert yiğitlerince yönetildi. Cennet satan
Ortodoks ruhbanlık, yerini, Kurtuluşa Çağıran Ses’e bırakmıştı.
Lakin ‘kara gökler kül rengi bulutlarla kapanık’tı.
18. Yüzyılın son çeyreğiydi.
İçten içe
kinlenen Rus emperyal güçleri Kırım’ı işgal etti. Osmanlı, Balkanlarda,
Kafkasya’da, Karadeniz’de Rus’a kök söktürdü.
Lakin,
Devlet-i Aliye’nin yıkılmasıyla, Kırım’ın tutunacak dalı kalmadı.
Kırım, Alman
Gestapoların ve Moskova’nın uzun ince hesap yaptığı bir kavşak noktasıydı,
artık.
2. Dünya
Savaşı, başkentlerin danışıklı dövüşüydü.
Kırım, taze ve bakir bir kobaydı. Önce Almanlar, ardından Moskova, Kırım’ı
işgal etti. En yeni silahlar, Kırımlılar üzerinde denenecekti/denendi.
Alman/Rus
ordusunda savaşmayı kabul etmeyen Kırımlılar için tek seçenek şehadetti.
Hitler/Stalin
iyi rol kesiyor, Kırım’ı ölüm tarlasına çeviriyorlardı. Kırımlı, iki ateş
arasındaydı. Almanlar Rusçulukla, Ruslar Almancılıkla suçluyor; katliama zemin
hazırlıyorlardı.
Oysa Kırımlı
için ‘zulüm ne yandan gelirse gelsin’ aynıydı.
1944’ün 17
Mayıs’ını 18’ine bağlayan gece…
Üç…
Kırım işgal
komutanı katliam emrini almıştı. Telefonun öbür ucunda Stalin vardı.
25bin Tatar
evini aynı anda bastılar. “15 dakikada
meydanlarda, tren istasyonlarında toplanın; yanınıza 5 kilodan fazla eşya
almayın. Altınlarınızı, paralarınızı evde bırakın!”
Uykularından uyandırılıp battaniyelerde karga tulumba taşınan
yaşlılar, beşiğinden kaldırılan gül kokulu bebekler; yolun sağında solunda sayısız ceset, tren
istasyonlarında bekleşen 400bin Tatar…
Endişeli
saatler, yerini yıllar sürecek sürgün hayatına bırakacaktı. Siren sesiyle, ölüm
yolculuğu başlamıştı.
Daha düne
kadar hayvan taşınan vagonlarda havasız susuz kalan yüz binlerce Tatar, bir
taraftan da bayıltan kokuyla mücadele ediyordu.
Samanlar
üzerinde, vıcık vıcık ahır kokan yerlerde, karanlık ve soğuk zeminde, paslı ve
rutubetli bölmelerde kımıldayacak yer bile yoktu.
Refik
Halit’in Gurbet Hikayeleri’nde, Emine’sini, Osman’ını ve nihayet Ali’sini ardı
ardına kaybeden Erfiçeli Dul Ayşe misali, koklamaya kıyamadığı yavrusuna hasret
analar, akıllarını yitiriyordu.
Az önce hiç
olmazsa kesik kesik hırıltısını duyduğu yavrularından dünyaya ait sesler kesilmişti.
Ölüm kah bir
ihtiyarı, kah bir genci buluyor, haftalar süren yolculukta jenosid neredeyse
tamamlanıyordu.
Tuvaletsiz
vagonlarda idrarını yapamadığı için kan zehirlenmesi, ölümlerin baş sebebiydi.
Rengi
değişmiş, esmerleşmiş, kokusu kilometrelerce öteden hissedilen her yaştan
cesetler, 3 günde bir duran vagonlardan atılıyor; ölü bedenler, kurda kuşa yem
oluyordu.
200bin
Tatar, üç haftada şehitler kervanına katılmıştı.
Arabat
köylüleri için ölüm mangaları yeniden harekete geçmiş, köyünden çıkarılan 150
Tatar’ı taşıyan tekne Karadeniz’de batırılmıştı. Rus’un, nefes alan bir tek
Tatar’a tahammülü yoktu.
Trenler,
Tatarları, Asya içlerinde, bilmedikleri bir coğrafyaya bırakmış; Sibirya
çalışma kampları, Tatar aileleri bir kez daha parçalamıştı.
Özbekistan’a
gelebilen onbinler içinde 6 aylık bir bebek vardı: Mustafa Abdülcemil!
Kafa
kağıdında, 13 Kasım 1943 yazıyordu. Taşkent’te geçen çocukluk yılları, onu dev
yürekli bir adam yapmıştı.
18’ine
geldiğinde Kırım Tatar Milli Gençlik Teşkilatı’nı kurdu. Bir adı vatan, bir adı
özgürlüktü Cemiloğlu’nun.
Özbek
Komünist Partisi, “Sen Tatar’sın!” diyerek
Arap Dili okumasını engelledi.
Cemiloğlu’nun
gönül tuşları bir kez daha yara almıştı. Takibe alındı, hapse atıldı, işkence
çekti.
Kızılordu’da
askerlik yapmayı reddetti. 1.5 yıl hapis yattı. 68/Çekoslovakya işgalini
protesto etti.
31 yaşında
bu kez Sibirya çalışma kampındaydı, dile kolay 2.5 yıl... Altıncı kez
tutuklandı. Yakutistan’da sürgündü; 4 yıl.
‘Acı patlıcanı kırağı çalmaz’dı. Her seferinde
daha da güçlenerek çıktı, kodesten.
Kızılmeydan’da
zulmü tüm dünyaya haykırdı.
Ve nihayet
buğulu gözlerle Akmescit’e kavuştu. Kırım onu bağrına basmıştı. Yeni ünvanı ‘Kırım Tatar Milli Meclisi Başkanı’,
ödenmiş bir hayatın özetiydi, onun için.
Önce,
kaldırılan Tatarca isimleri yeniden canlandırdı. Gaspedilmiş
evler/dükkanlar/tarlalar ise, en köklü sorundu.
2014…
Moskova, bir kez daha kirletti, Kırım toprağını.
‘Kırımoğlu’, tecrit edildiği vatanına döneceği
günü bekliyor; Sinop’tan Sivastopol’a bakarken, “Bedenim burada, ama ruhum Kırım’da!” diyor.