İstanbul'un tarihi semtleri (48)
Mehmed Şemseddin Efendi Tekkesi’ne veda edip, Keçeciler Caddesi boyunca gezimize devam etmeye hazırlanırken gözümüze çarpan ilk eser 1625 tarihinde yapılmış olup yakın zamanda bir restorasyon geçiren Gürcü Mehmed Paşa Çeşmesi’dir. Çeşme küfeki taşından inşa edilmiş olup, zamanla önünden geçen yolun zemin seviyesinin yükselmesi sebebiyle nedeyse yarıya kadar toprak altında kalmış. Son restorasyon sırasında bu soruna zemin seviyesinin altına doğru inen bir merdiven eklenerek çözüm bulunmuştur. Eserin dört sıra halinde işlenmiş kitabesi gayet sanatkarane olup kitabesinde:
Sâhibü’l-hayrât
olan Gürcü Mehemmed Paşa
Bu su
ile şimdi hayli çeşmeler etdi sebîl
Başka
bir yol ile geldi cümlesi başdan başa
Gayrı
suya katmadı tâ olmaya kâl ile kîl
Bir
sudur kim gelmemişdir dahi gelmez şöyle bil
Hak
ona versin dediler cümlesi ömr-i tavîl
Bâğ-ı
cennetden çıkıpdır lezzetinden anla gör
Zâhirâ
mâ’-i maʽîndir lâkin ayn-ı Selsebîl
Bu
iyi çeşme yapıldı şimdicek o sahî kim
Kimseye
olmaz müyesser böyle bir hayr-ı cezîl
Göricek
tahsîn edip hâtif dedi târîhini
Sûyunu
mâ’-i maʽîn bil çeşmesin hem Selsebîl
yazmaktadır.
Suyu akan çeşme gelen geçenin susuzluğunu dindirmeye devam etmekte. Burada
bizde susuzluğumuzu bir nebze dindirip yolumuza devam ediyoruz. Gürcü Mehmed Paşa
Çeşmesi’ne yaklaşık 150 metre kadar mesafede, gittiğimiz cihete göre yolun sağında
Keçeciler Tekkesi bulunmakta. Tekke 1765 tesis edilmiş olup, tekkelerin
seddedildigi 1925 senesine kadar bir fiil kullanılmıştır. Kaynaklarda belirtildiğine
göre tekkenin tevhidhanesi 1932 senesinde, diğer meşrutaları ise 1977 senesinde
bakımsızlıktan çökmüş, tekkeden geriye tekkenin banisi olan Mahmud Bedreddin
Efendi Türbesi ve küçük bir hazire kalmışken, eser birkaç sene önce eski plan
ve fotoğraflar yardımı ile yeniden ihya edilmiştir.
Keçeciler
Tekkesi'nden çok da uzakta olmayan başka bir eser de Hürrem Çavuş Camii’dir. Keçeciler
Tekkesi ’ne yaklaşık 50 metre mesafede olan eser Kanuni Sultan Süleyman Han'ın
divan çavuşluğunu yapmış olan Hürrem Çavuş tarafından 1560 senesinde Mimar
Sinan’a yaptırılmış olup, camiinin banisinin kabri de camiinin haziresinde yer almaktadır.
Dikdörtgen planda inşa edilen eser çatılı olup gayet sade bir şekilde yapılmıştır.
Camiinin en önemli süslemesi nişli bir biçimde yapılmış olan mihrabıdır.
Camiinin avlu kapısı küçük bir meydana bakmaktadır. Meydan çevresinde oturanlar
meydana koydukları birkaç sandalyede koyu bir sohbete dalmış bir durumdalar.
Adımlarımızı
Keçeciler Caddesini sonlandırmak için hızlandırırken seri bir hareketle Keçeciler
Caddesinin, Arpa Emini Köprüsü Sokak ve Sofalı Çeşme Caddesi’yle yaptığı kesişimde
buluyoruz kendimizi. Hangi tarafa gitmemiz hakkında ufak bir tereddütten sonra hakkımızı
Sofalı Çeşme Caddesi’nden yana kullanarak, caddeye hızlı bir giriş yapıyoruz.
Cedde içinde yaklaşık elli adim attıktan sonra karşımıza küçük bir mahalle parkı
olan Hâşim İşcan Parkı çıkıyor. Maalesef ki İstanbul Avrupa şehirleri ile kıyaslandığında
yeşil fukarası bir şehir. Halkın hava alabileceği mekânların azlığı maalesef gittikçe
sıkıntılı bir durum almakta. Bu koca şehirde camii bahçeleri ve mezarlıklar dışında
yeşile rastlamamak maalesef ki hiç de övünülecek bir durum değil. Şehrin
imparatorluk bakiyesi yeşil alanları gecekondu ve ranta kurban gitmiş durumda.
Hâşim
İşcan Parkı'nın az ilerisinde ise Fatih Belediyesi tarafından semte yeşil alan kazandırmak
amacıyla oluşturulan Karagümrük Parkı ve Yaşam Merkezi semt sakinlerinin hizmetine
sunulmuş. Karagümrük Parkı’nın tam karşısında binaların arasında kaybolmuş ve
sadece dikkatli kişilerin fark edebildiği Yakub Kethüda Çeşmesi gözlerden ırak
bir halde gelen geçeni serinletmekte. Hicri 993 tarihli kitabesinde
Düstûr-ı
ekrem-i şâh a’nî Mesîh Paşa
Dünyayı
kıldı ihyâ ol lutf ile revan-bahş
Ya’kûb
Kethudâsı yaptı bu çeşmesârı
Tarih
dedi Sâ’î êy âb-ı pâk-i cân-bahş
Yazmaktadır.
Çeşme civarında bir zamanlar var olan Merdivenli Mescid’in yerinde ise yeller esmekte.
Buradan seri adımlarla caddeye adını veren Sofalı Çeşme’ye doğru yollanıyoruz.
Yakub Kethüda Çeşmesi'ne yaklaşık 100 metre mesafede olan esere tam varmak üzereyken
caddenin sağ tarafından Keçeci Piri Camii bende buradayım diye bizlere
fısıldıyor. On yedinci yüzyılda mahalle mescidi olarak yapıldığı bilinen Keçeci
Piri Camii’nin kesin yapım tarihi bilinmemekle beraber Sultan İkinci Abdülhamid
Han devrinde tamir edilmiştir. Ahşap minber ve mihrabı olan eserin tavanları da
ahşap olup gayet sade bir şekilde inşa edilmiştir. Camiinin tek süsü Osmanlı
devrinden kalma sarkaçlı saati olsa gerek. Sarmaşık Mescidi olarak da bilinen
eserin ta’lik hatla yazılmış 1317 hicri tarihli kitabesine
Olmuş iken münhedim
Câmi‘-i Keçeci Pîr
Lutf-ı
şehinşeh ile buldu imaret güzel
Nice
hamiyyet-güzîn bezl-i himem eyledi
Hayra
muvaffak ede onları hep Lem-yezel
Yâd edip
beş azîzi düştü bu târîh-i tâm
Hakka
perestiş için câmi‘-i âbâda gel
beyitleri yazılmıştır.
Caddeye adını veren Sofalı Çeşme ise Keçeci Piri Camii ile yüzyıllardır
birbirine bakışmakta. Beş sokağın kesiştiği bir noktaya küçük bir meydan çeşmesi
şeklinde yapılmış olan Sofalı Çeşme’nin bir kitabesi olmadığından banisi ve yapılış
tarihi bilgileri bir meçhul olarak kalıyor. Yapı tarzından on altıncı ya da on
yedinci yüzyılda yapıldığı tahmin edilen eser, yakın bir tarihte Fatih
Belediyesi tarafından restore edilmiş olup suyu akmaktadır.
İki sokak arasında
bulunan Sofalı Çeşme'ye de veda edip, çeşmenin sağ yanından devam eden Niyazi Mısri
Sokak vasıtası ile bugünkü gezimize devam ediyoruz. Niyazi Mısri Sokak
rengarenk tarihi ahşap binaları ile meşhur bir sokak. Sokağa girip birkaç adim gittiğimizde
solda günümüzde karakol olarak kullanılan Sarmaşık Tekkesi göze çarpmakta. Bir
Celveti tekkesi olarak inşa edilen yapının bir diğer adı da Kazasker Abdulkadir Efendi Tekkesi’dir. Sarmaşık
Tekkesi ’ne göre sağ çaprazda bulunan pembe boyalı bir ahşap bina semtte
bulunan başka bir tekke olup Şeyh Ahmed Kâmil Efendi Tekkesi olarak bilinmekte.
1894 tarihinde inşa edildiği giriş kapısının etrafını süsleyen mermer portalın
alınlığında bulunan kitabesinden anlaşılmaktadır. Kapı yanında bulunan iki
çeşmesi ile bakan gözleri okşayan bu eserin ta’lik hatlı sanatkarane
kitabesinde:
Hakkın
imdâdı Şâh-ı Nakşibendi’n feyz-i lutfiyle
Binâ
oldu bu âlî tekye-yi Hakkî-i bî-hemtâ
Gel
ey zevk-i muhabbet isteyen tâlib bu dergâha
Safâ-yı
zikr ile lâ’dan geçip ol mazhar-ı illâ
Bu
dergâh-ı muʻallâ pâye-i hakk-ı sâhib-dil
Sezâdır
Kâʻbetü’l-uşşâk dense ey dil-i şeydâ
Kapısından
girip gamdan halâs olsun muhibler kim
Bu
dergâh ehl-i derdin melce-i dermânıdır hakkâ
Mücevher
bâb-ı lutfu üzre Hâmî yazdı târîhini
Yapıldı
tekyegâh-ı Nakşibendî dil-keş ü raʻnâ
Yazmaktadır.
Kapının sağ ve solundaki iki çeşmenin ayrı ayrı iki farklı kitabesi olup
sağdakinde
Kemîne
bendesi Sâbit bu cevher târîhi yazdı
Şifâdır
rûh-ı Fehmî aşkına nûş eyle gel Zemzem
yazarken
soldaki çeşmenin kitabesi:
Gevher-i
târîh Ârif söyledi himmet ile
Gel
sebîl-i Kâmile kim nûş et âb-ı Kevseri
şeklindedir.
Niyazi Mısri Sokak üzerinde bulunan tarihi binalar gözümüzü ve ruhumuzu dinlendirirken
biz ilk sağda bulunan Ahmed Galib Paşa Sokak vasıtasıyla yolumuza devam ediyor
ve Muhtar Muhiddin Sokak’a ulaşıyoruz. Eskiden Sarmaşık olarak anılan muhit Müslüman
ve Rumların karışık oturduğu bir semtti. Muhtar Muhiddin Sokak'ın sonunda
bulunan ve Sarmaşık Kilisesi olarak da adlandırılan Aya Dimitri Rum Ortodoks
Kilisesi ise o günlerden bir yadigâr olarak semtte bulunmakta. Eski devirlerden
beri burada olduğu bilinen Aya Dimitri Kilisesi geçirdiği bir yangın sonucunda
1834 tarihinde yeniden inşa edilmiştir. Yapının cemaati az olup zaman zaman
ziyarete açılmaktadır.
Aya
Dimitri Kilisesi’nin sol tarafına doğru uzayan Hacı Muhiddin Camii Sokak vasıtasıyla
son durağımız olacak olan Mihrimah Sultan Külliyesi'ne gitmek üzere yola koyuluyoruz.
Aya Dimitri Kilisesine sadece 50-60 metre mesafede olan külliye İstanbul'un altıncı
tepesini süsleyen bir nadide pırlanta gibi semte ışık saçıyor. Eser Kanuni Sultan
Süleyman Han'ın kızı Mihrimah Sultan tarafından Mimar Sinan’a yaptırılmıştır.
Mimar Sinan eserlerinde kendini tekrar etmeme anlayışını bu külliyede de göstermiş
ve başka eserlerde kullanmadığı detayları burada kullanmış.
Külliyenin
iç avlusunun dışarı açılan kapılarından birini kullanarak içeriye girmek maksadıyla
ya nasip diyerek atıyoruz adımımızı. Birkaç adim sonra kendimizi iç avluda
buluyoruz. Sağlı sollu sıralanmış revaklar arasına serpiştirilmiş kubbeler
bizleri selamlıyor. Avlunun ortasında on altı köseli bir şadırvan hizmet ediyor
müminlere. Avlunun iki yanına yerleştirilmiş medreseler bizleri ilim münazaraları
yapılan günlere alıp götürüyor. Avlunun sağ tarafında bulunan tek bir şahide
beni de hatırlayın der gibi. Şahidesinde:
Hüvel-Bakî
Eyyam-ı keramet irtisamı Cenab-ı Şehinşahîde
İşbu Cami-i Şerifin bazı tamirine mübaşeret
ve işbu mahal’hafr olundukta bir cesed-i pak
alameti zuhura gelip ve o gece alem-i menamda
eşhas-ı müteaddiyeye nehci vahid üzre
izhar-ı kerametle görünen Gülzar Baba
ruhuna el-Fatiha.
Fî sene: 1236- (1820)
yazmakta. Bir Fatiha hediye edip, camiin girişine
doğru yollanıyoruz.
Camii girişi sekiz sütuna oturtulmuş yedi kubbeli
bir son cemaat yerine sahiptir. Giriş tam ortadaki kubbenin altında bulunup göze
hoş gelen bir sadeliktedir. Külliyenin göbeği konumunda olan camii tek şerefesi
olan tek minareli bir eser olup, tepe noktasında yerden yüksekliği 37 metre
olan 20 metre çapında bir kubbe ile örtülmüştür. Mimar Sinan yaptığı bu
eserinde gün ışığının camii icinde gönülleri okşayıp mekâna ferahlık vermesi için
tamı tamına ikiyüzdört adet pencereyi duvarlara itina ile yerleştirmiş.
Camiinin minberi bir sanat eseri olup, mihrabı minberine kıyasla sadeliği sunar
bakan gözlere. Ana mekânı galerilerden ayıran devasa sütunlar camiinin başka
bir özelliği. Yapıldığı günden beri geçirdiği depremlerde hasar alan eserin
1894 depreminde minaresi yıkılmış ve akabinde tamir edilmiş. 1999 depreminde de
hasar gören yapının hem zemininin güçlendirilmesi için, hem de yapının sağlamlaştırılması
için kapsamlı bir restorasyona alınması gerekmiş ve bu restorasyon on bir yıl
gibi uzun bir sure devam etmiştir. Külliye dahilinde yapılan hamam günümüzde de
kullanılmakta olup, külliye dahilinde bir hazire ve Güzel Ahmed Paşa Türbesi
ile sibyan mektebi de bulunmaktadır.
Neredeyse
bir sene önce sadece İstanbul'un surçi semtlerini tanıtıp semtler dahilinde
bulunan tarihi eserler hakkında kısa malumatlar vermek üzere başladığımız bu
yazı dizisi, siz okuyucu dostlarımızdan gelen talep doğrultusunda biraz daha kapsamlı
bilgi verme cihetine evrildi. Tahmin edersiniz ki İstanbul'u tüm detayları ile
tanıtmak bir senede tamamlanacak bir şey olmayıp, bizimkisi okuyucularımıza kovanı
gösterip bir kaşık bal ikram etmek kabilinden bir iş olsa gerek. Umuyoruz ki
bizleri takip eden dostlarımızda İstanbul’u gezip bu anlattıklarımızı yerinde
görme arzusu uyandırmış olalım. Eminönü ile başladığımız serüvenimize
Edirnekapı ile noktayı koyarken, haftaya yeni konulara yelken açmak ümidi ile sizlere
Allah’a ısmarladık diyoruz. Kalın sağlıcakla...