01 Kasım 2024

İstanbul'un tarihi semtleri (48)

Mehmed Şemseddin Efendi Tekkesi’ne veda edip, Keçeciler Caddesi boyunca gezimize devam etmeye hazırlanırken gözümüze çarpan  ilk eser 1625 tarihinde yapılmış olup yakın zamanda bir restorasyon geçiren Gürcü Mehmed Paşa Çeşmesi’dir. Çeşme küfeki taşından inşa edilmiş olup, zamanla önünden geçen yolun zemin seviyesinin yükselmesi sebebiyle nedeyse yarıya kadar toprak altında kalmış. Son restorasyon sırasında bu soruna zemin seviyesinin altına doğru inen bir merdiven eklenerek çözüm bulunmuştur. Eserin dört sıra halinde işlenmiş kitabesi gayet sanatkarane olup kitabesinde:

Sâhibü’l-hayrât olan Gürcü Mehemmed Paşa
Bu su ile şimdi hayli çeşmeler etdi sebîl

Başka bir yol ile geldi cümlesi başdan başa
Gayrı suya katmadı tâ olmaya kâl ile kîl

Bir sudur kim gelmemişdir dahi gelmez şöyle bil
Hak ona versin dediler cümlesi ömr-i tavîl

Bâğ-ı cennetden çıkıpdır lezzetinden anla gör
Zâhirâ mâ’-i maʽîndir lâkin ayn-ı Selsebîl

Bu iyi çeşme yapıldı şimdicek o sahî kim
Kimseye olmaz müyesser böyle bir hayr-ı cezîl

Göricek tahsîn edip hâtif dedi târîhini
Sûyunu mâ’-i maʽîn bil çeşmesin hem Selsebîl

yazmaktadır. Suyu akan çeşme gelen geçenin susuzluğunu dindirmeye devam etmekte. Burada bizde susuzluğumuzu bir nebze dindirip yolumuza devam ediyoruz. Gürcü Mehmed Paşa Çeşmesi’ne yaklaşık 150 metre kadar mesafede, gittiğimiz cihete göre yolun sağında Keçeciler Tekkesi bulunmakta. Tekke 1765 tesis edilmiş olup, tekkelerin seddedildigi 1925 senesine kadar bir fiil kullanılmıştır. Kaynaklarda belirtildiğine göre tekkenin tevhidhanesi 1932 senesinde, diğer meşrutaları ise 1977 senesinde bakımsızlıktan çökmüş, tekkeden geriye tekkenin banisi olan Mahmud Bedreddin Efendi Türbesi ve küçük bir hazire kalmışken, eser birkaç sene önce eski plan ve fotoğraflar yardımı ile yeniden ihya edilmiştir.

Keçeciler Tekkesi'nden çok da uzakta olmayan başka bir eser de Hürrem Çavuş Camii’dir. Keçeciler Tekkesi ’ne yaklaşık 50 metre mesafede olan eser Kanuni Sultan Süleyman Han'ın divan çavuşluğunu yapmış olan Hürrem Çavuş tarafından 1560 senesinde Mimar Sinan’a yaptırılmış olup, camiinin banisinin kabri de camiinin haziresinde yer almaktadır. Dikdörtgen planda inşa edilen eser çatılı olup gayet sade bir şekilde yapılmıştır. Camiinin en önemli süslemesi nişli bir biçimde yapılmış olan mihrabıdır. Camiinin avlu kapısı küçük bir meydana bakmaktadır. Meydan çevresinde oturanlar meydana koydukları birkaç sandalyede koyu bir sohbete dalmış bir durumdalar.

Adımlarımızı Keçeciler Caddesini sonlandırmak için hızlandırırken seri bir hareketle Keçeciler Caddesinin, Arpa Emini Köprüsü Sokak ve Sofalı Çeşme Caddesi’yle yaptığı kesişimde buluyoruz kendimizi. Hangi tarafa gitmemiz hakkında ufak bir tereddütten sonra hakkımızı Sofalı Çeşme Caddesi’nden yana kullanarak, caddeye hızlı bir giriş yapıyoruz. Cedde içinde yaklaşık elli adim attıktan sonra karşımıza küçük bir mahalle parkı olan Hâşim İşcan Parkı çıkıyor. Maalesef ki İstanbul Avrupa şehirleri ile kıyaslandığında yeşil fukarası bir şehir. Halkın hava alabileceği mekânların azlığı maalesef gittikçe sıkıntılı bir durum almakta. Bu koca şehirde camii bahçeleri ve mezarlıklar dışında yeşile rastlamamak maalesef ki hiç de övünülecek bir durum değil. Şehrin imparatorluk bakiyesi yeşil alanları gecekondu ve ranta kurban gitmiş durumda.

Hâşim İşcan Parkı'nın az ilerisinde ise Fatih Belediyesi tarafından semte yeşil alan kazandırmak amacıyla oluşturulan Karagümrük Parkı ve Yaşam Merkezi semt sakinlerinin hizmetine sunulmuş. Karagümrük Parkı’nın tam karşısında binaların arasında kaybolmuş ve sadece dikkatli kişilerin fark edebildiği Yakub Kethüda Çeşmesi gözlerden ırak bir halde gelen geçeni serinletmekte. Hicri 993 tarihli kitabesinde

Düstûr-ı ekrem-i şâh a’nî Mesîh Paşa

Dünyayı kıldı ihyâ ol lutf ile revan-bahş

Ya’kûb Kethudâsı yaptı bu çeşmesârı

Tarih dedi Sâ’î êy âb-ı pâk-i cân-bahş

Yazmaktadır. Çeşme civarında bir zamanlar var olan Merdivenli Mescid’in yerinde ise yeller esmekte. Buradan seri adımlarla caddeye adını veren Sofalı Çeşme’ye doğru yollanıyoruz. Yakub Kethüda Çeşmesi'ne yaklaşık 100 metre mesafede olan esere tam varmak üzereyken caddenin sağ tarafından Keçeci Piri Camii bende buradayım diye bizlere fısıldıyor. On yedinci yüzyılda mahalle mescidi olarak yapıldığı bilinen Keçeci Piri Camii’nin kesin yapım tarihi bilinmemekle beraber Sultan İkinci Abdülhamid Han devrinde tamir edilmiştir. Ahşap minber ve mihrabı olan eserin tavanları da ahşap olup gayet sade bir şekilde inşa edilmiştir. Camiinin tek süsü Osmanlı devrinden kalma sarkaçlı saati olsa gerek. Sarmaşık Mescidi olarak da bilinen eserin ta’lik hatla yazılmış 1317 hicri tarihli kitabesine

Olmuş iken münhedim Câmi‘-i Keçeci Pîr

Lutf-ı şehinşeh ile buldu imaret güzel

Nice hamiyyet-güzîn bezl-i himem eyledi

Hayra muvaffak ede onları hep Lem-yezel 

Yâd edip beş azîzi düştü bu târîh-i tâm

Hakka perestiş için câmi‘-i âbâda gel

beyitleri yazılmıştır. Caddeye adını veren Sofalı Çeşme ise Keçeci Piri Camii ile yüzyıllardır birbirine bakışmakta. Beş sokağın kesiştiği bir noktaya küçük bir meydan çeşmesi şeklinde yapılmış olan Sofalı Çeşme’nin bir kitabesi olmadığından banisi ve yapılış tarihi bilgileri bir meçhul olarak kalıyor. Yapı tarzından on altıncı ya da on yedinci yüzyılda yapıldığı tahmin edilen eser, yakın bir tarihte Fatih Belediyesi tarafından restore edilmiş olup suyu akmaktadır.

İki sokak arasında bulunan Sofalı Çeşme'ye de veda edip, çeşmenin sağ yanından devam eden Niyazi Mısri Sokak vasıtası ile bugünkü gezimize devam ediyoruz. Niyazi Mısri Sokak rengarenk tarihi ahşap binaları ile meşhur bir sokak. Sokağa girip birkaç adim gittiğimizde solda günümüzde karakol olarak kullanılan Sarmaşık Tekkesi göze çarpmakta. Bir Celveti tekkesi olarak inşa edilen yapının bir diğer adı da  Kazasker Abdulkadir Efendi Tekkesi’dir. Sarmaşık Tekkesi ’ne göre sağ çaprazda bulunan pembe boyalı bir ahşap bina semtte bulunan başka bir tekke olup Şeyh Ahmed Kâmil Efendi Tekkesi olarak bilinmekte. 1894 tarihinde inşa edildiği giriş kapısının etrafını süsleyen mermer portalın alınlığında bulunan kitabesinden anlaşılmaktadır. Kapı yanında bulunan iki çeşmesi ile bakan gözleri okşayan bu eserin ta’lik hatlı sanatkarane kitabesinde:

Hakkın imdâdı Şâh-ı Nakşibendi’n feyz-i lutfiyle
Binâ oldu bu âlî tekye-yi Hakkî-i bî-hemtâ

Gel ey zevk-i muhabbet isteyen tâlib bu dergâha
Safâ-yı zikr ile lâ’dan geçip ol mazhar-ı illâ

Bu dergâh-ı muʻallâ pâye-i hakk-ı sâhib-dil
Sezâdır Kâʻbetü’l-uşşâk dense ey dil-i şeydâ

Kapısından girip gamdan halâs olsun muhibler kim
Bu dergâh ehl-i derdin melce-i dermânıdır hakkâ

Mücevher bâb-ı lutfu üzre Hâmî yazdı târîhini
Yapıldı tekyegâh-ı Nakşibendî dil-keş ü raʻnâ

Yazmaktadır. Kapının sağ ve solundaki iki çeşmenin ayrı ayrı iki farklı kitabesi olup sağdakinde

Kemîne bendesi Sâbit bu cevher târîhi yazdı
Şifâdır rûh-ı Fehmî aşkına nûş eyle gel Zemzem

yazarken soldaki çeşmenin kitabesi:

Gevher-i târîh Ârif söyledi himmet ile
Gel sebîl-i Kâmile kim nûş et âb-ı Kevseri

şeklindedir. Niyazi Mısri Sokak üzerinde bulunan tarihi binalar gözümüzü ve ruhumuzu dinlendirirken biz ilk sağda bulunan Ahmed Galib Paşa Sokak vasıtasıyla yolumuza devam ediyor ve Muhtar Muhiddin Sokak’a ulaşıyoruz. Eskiden Sarmaşık olarak anılan muhit Müslüman ve Rumların karışık oturduğu bir semtti. Muhtar Muhiddin Sokak'ın sonunda bulunan ve Sarmaşık Kilisesi olarak da adlandırılan Aya Dimitri Rum Ortodoks Kilisesi ise o günlerden bir yadigâr olarak semtte bulunmakta. Eski devirlerden beri burada olduğu bilinen Aya Dimitri Kilisesi geçirdiği bir yangın sonucunda 1834 tarihinde yeniden inşa edilmiştir. Yapının cemaati az olup zaman zaman ziyarete açılmaktadır.

Aya Dimitri Kilisesi’nin sol tarafına doğru uzayan Hacı Muhiddin Camii Sokak vasıtasıyla son durağımız olacak olan Mihrimah Sultan Külliyesi'ne gitmek üzere yola koyuluyoruz. Aya Dimitri Kilisesine sadece 50-60 metre mesafede olan külliye İstanbul'un altıncı tepesini süsleyen bir nadide pırlanta gibi semte ışık saçıyor. Eser Kanuni Sultan Süleyman Han'ın kızı Mihrimah Sultan tarafından Mimar Sinan’a yaptırılmıştır. Mimar Sinan eserlerinde kendini tekrar etmeme anlayışını bu külliyede de göstermiş ve başka eserlerde kullanmadığı detayları burada kullanmış.

Külliyenin iç avlusunun dışarı açılan kapılarından birini kullanarak içeriye girmek maksadıyla ya nasip diyerek atıyoruz adımımızı. Birkaç adim sonra kendimizi iç avluda buluyoruz. Sağlı sollu sıralanmış revaklar arasına serpiştirilmiş kubbeler bizleri selamlıyor. Avlunun ortasında on altı köseli bir şadırvan hizmet ediyor müminlere. Avlunun iki yanına yerleştirilmiş medreseler bizleri ilim münazaraları yapılan günlere alıp götürüyor. Avlunun sağ tarafında bulunan tek bir şahide beni de hatırlayın der gibi. Şahidesinde:

Hüvel-Bakî
Eyyam-ı keramet irtisamı Cenab-ı Şehinşahîde
İşbu Cami-i Şerifin bazı tamirine mübaşeret
ve işbu mahal’hafr olundukta bir cesed-i pak

alameti zuhura gelip ve o gece alem-i menamda
eşhas-ı müteaddiyeye nehci vahid üzre
izhar-ı kerametle görünen Gülzar Baba
ruhuna el-Fatiha.

Fî sene: 1236- (1820)

yazmakta. Bir Fatiha hediye edip, camiin girişine doğru yollanıyoruz.

Camii girişi sekiz sütuna oturtulmuş yedi kubbeli bir son cemaat yerine sahiptir. Giriş tam ortadaki kubbenin altında bulunup göze hoş gelen bir sadeliktedir. Külliyenin göbeği konumunda olan camii tek şerefesi olan tek minareli bir eser olup, tepe noktasında yerden yüksekliği 37 metre olan 20 metre çapında bir kubbe ile örtülmüştür. Mimar Sinan yaptığı bu eserinde gün ışığının camii icinde gönülleri okşayıp mekâna ferahlık vermesi için tamı tamına ikiyüzdört adet pencereyi duvarlara itina ile yerleştirmiş. Camiinin minberi bir sanat eseri olup, mihrabı minberine kıyasla sadeliği sunar bakan gözlere. Ana mekânı galerilerden ayıran devasa sütunlar camiinin başka bir özelliği. Yapıldığı günden beri geçirdiği depremlerde hasar alan eserin 1894 depreminde minaresi yıkılmış ve akabinde tamir edilmiş. 1999 depreminde de hasar gören yapının hem zemininin güçlendirilmesi için, hem de yapının sağlamlaştırılması için kapsamlı bir restorasyona alınması gerekmiş ve bu restorasyon on bir yıl gibi uzun bir sure devam etmiştir. Külliye dahilinde yapılan hamam günümüzde de kullanılmakta olup, külliye dahilinde bir hazire ve Güzel Ahmed Paşa Türbesi ile sibyan mektebi de bulunmaktadır.

Neredeyse bir sene önce sadece İstanbul'un surçi semtlerini tanıtıp semtler dahilinde bulunan tarihi eserler hakkında kısa malumatlar vermek üzere başladığımız bu yazı dizisi, siz okuyucu dostlarımızdan gelen talep doğrultusunda biraz daha kapsamlı bilgi verme cihetine evrildi. Tahmin edersiniz ki İstanbul'u tüm detayları ile tanıtmak bir senede tamamlanacak bir şey olmayıp, bizimkisi okuyucularımıza kovanı gösterip bir kaşık bal ikram etmek kabilinden bir iş olsa gerek. Umuyoruz ki bizleri takip eden dostlarımızda İstanbul’u gezip bu anlattıklarımızı yerinde görme arzusu uyandırmış olalım. Eminönü ile başladığımız serüvenimize Edirnekapı ile noktayı koyarken, haftaya yeni konulara yelken açmak ümidi ile sizlere Allah’a ısmarladık diyoruz. Kalın sağlıcakla...