İstanbul'un tarihi semtleri (46)
Bir haftalık planlanmamış bir aranın ardından tekrardan sizlerle birlikteyiz. Son yazımızda sizlere Fatih Külliyesi’ni tanıtmaya geriye kalan kısımlarıyla devam etmiş fakat külliyenin günümüze ulaşamayan kısımlarına kahir ekseriyetle değinmemiş, akabinde de Millet Kütüphanesi olarak bilinen Seyyid Feyzullah Efendi Medresesi ve bir zamanlar medrese ile karşılıklı bulunan fakat günümüze fotoğraflarından başka bir şey ulaşmamış olan Kaptanıderya Halil Paşa Camii’nden de bir iki cümle ile de olsa bahsetmiştik. Bugün medresenin önünden başlayan ve batı istikametine doğru devam eden Fevzi Paşa Caddesi’nde gezimize başlıyoruz.
Fevzi
Paşa Caddesi açılmadan önce ulaşım burada bulunan dar bir sokaktan
sağlanmaktaydı. Sokağın genişletilmesi için Osmanlı’nın son zamanında Akdeniz
Medreseleri’nin Tetimmeler kısmı yıktırılmıştı. 1950lere gelindiğinde ise cadde
yetersiz kaldığından daha da genişletilmesi gerekmiş ve yol seviyesinin kodu aşırı
düşürülmüş ve bu da Akdeniz Medreselerinin yola doğru kaymasını başlatmış, ilerleyen
yıllarda da bu durum külliyenin sağlıklı bir şekilde ayakta kalmasını etkilediğinden
bunun için bir çare aranmış ve yapılan tetkiklerde medresenin demir kafesler
ile sarılmasına karar verilerek kaymanın durdurulması amaçlanmış. Medrese uzun yıllar
bu halde ve âtıl bir durumda kaldıktan sonra külliyenin son restorasyonu sırasında
Akdeniz Medreseleri’nin de güçlendirmesi planlanmıştır.
Fevzi
Paşa Caddesi’nin kalabalığı arasında Edirnekapı istikametine doğru hızlı adımlarla
yürürken caddeye sol taraftan katılan Akdeniz Caddesi ile oluşturduğu kavşaktan
yolun karşı tarafına geçmek için beklerken kırmızı ışığın uzunluğu sebebi ile
ekim ayı güneşi altında eriyormuşuz hissine kapılıyoruz. Yeşil ışığın yanması ile birlikte karşıya
geçmek için bekleyen insanlar çabucak yolun karşısına kendilerini atmak için
karıncalar gibi hızlı hareket ediyorlar. Yolun karşısına geçince yürüyüş
tempomuzu biraz düşürüyoruz. Yavaş tempoda hareket ederken soldan ikinci sokak girişinde
bulunan Emir Buhari Sokak tabelası bizi kendine çekiyor ve bizde kendimizi o yöne
doğru bırakıyoruz. Sokak adını Nakşibendi Tarikatı’nın İstanbul'da kurulan ilk
tekkesi olma vasfını taşıyan Emir Buhari Tekkesi’nden alır. Sokak içine dönünce
yaklaşık yirmi-yirmi beş adımda sonra günümüzde Emir Buhari Camii olarak kullanılan
tekkeye varıyoruz.
Tekkeyi
kuran Şeyh Emir Ahmed-i Buhari, halifesi Lamii Çelebi tarafından kaleme alınan
Nefahat Tercümesi adli esere göre hicri 849 senesine denk gelen miladi 1445
senesinde Buhara’da doğmuş ve ilk tahsilini burada tamamlamış akabinde de
Semerkant'taki medreselere devam etmiş ve burada bulunan Nakşibendi şeyhi Ubeydullah-ı
Ahrar’dan ders almıştır. Şeyhinin halifelik verdiği Şeyh Abdullah-i İlahi ile
beraber Anadolu'ya gelip, Abdullah-ı İlahi'nin memleketi olan Simav kasabasında
Anadolu’nun ilk Nakşibendi tekkesinin kurulmasını sağlamıştır. İlerleyen
zamanda Abdullah-i İlahi'nin şöhreti İstanbul'a kadar varmış ve kendisi buraya
davet edilmişken Şeyh Abdullah İstanbul'a gitmek istememiş yerine Emir Ahmed
Buhari’yi İstanbul'daki durumu araştırması için yollamıştır.
İstanbul'a
vasıl olan Emir Ahmed Buhari ilk olarak günümüzde Vefa olarak anılan mıntıkaya yerleşip
tekke kurmuş olan ve Şeyh Vefa olarak da bilinen Muslihiddin Mustafa
el-Konevi'nin tekkesine yerleşti. Burada bulunduğu sure zarfında şehri ve
tasavvufi hayati tetkik eden Emir Buhari akabinde şeyhine yazdığı mektupla onu İstanbul'a
gelmesini tavsiye etmiştir.1477 senesinde İstanbul'a gelen Şeyh Abdullah-ı İlahi,
Emir Buhari’ye hilafet vermiş ve irşat faaliyetlerini Rumeli’de devam ettirmek için
Selanik kazalarından Yenice-i Vardar’a gitmiştir.
Bugün
camii olarak kullanılan yerde bulunan evinde irşat faaliyetlerine başlayan Emir
Ahmed-i Buhari için Sultan İkinci Bayezid Han tarafından aynı yerde bir tekke
ve ilerleyen zamanda bir medrese inşa edilmiştir. İstanbul'da sevilen ve şöhreti
zamanla artan Emir Buhari bu tekkeye ek olarak Edirnekapı ve Ayvansaray’da da birer
tekke kurmuştur. Şeyh Emir Buhari 1477’den vefat ettiği 1516 tarihine kadar
burada irşat faaliyetlerine devam etmiş, vefatının ardından da tekkesine defnedilmiştir.
Emir Buhari’nin buraya defnedilmesinden sonra tekke bahçesine yapılan diğer
definlerle bir hazire de teşekkül etmiş. Tekke ve müştemilat muhtemelen 1918
Fatih Yangını’nda tamamen yanmış. Yangından sonra yıllarca arsa olarak kalan
araziye 1963 senesinde günümüzde de kullanılan camii inşa edilmiş ve Emir
Buhari Türbesi de ayni tarihte tamirattan geçirilmiş. Emir Buhari Camii yanında
bulunan ve Osmanlı’nın son dönemine ait bir eser olan Sadrazam Ahmed Cevad Paşa
Türbesi de paşanın 1900 senesinde vefatının ardından anne ve babasının
kabirlerinin yanına defnedilmesi ile yapılmış bir eser diyoruz ve buradan yokuş
aşağı sokak sonuna kadar iniyor ve akabinde de sağa dönüyoruz.
Döndüğümüz
cadde Sarıgüzel namı ile bilinen uzunca bir cadde. Cadde içinde yaklaşık 100
metre kadar ilerleyince caddenin sol tarafında ilk kez on altıncı yüzyılda inşa
edilen fakat yine meşhur Fatih Yangını’nda ortadan kalmışken 1990larda yeniden
ihya edilen Hoca Üveys Camii ile karşılaşıyoruz. Şirin bir mahalle mescidi olan
eserin ufak bir haziresi de bulunmakta. Camii haziresinde bulunan Çeşnigir
Osman Ağa Türbesi ise 1586 tarihinde inşa edilmiş olup, Mimar Sinan eseri olduğu
sanılan bir yapı. Üç penceresi olan eserin pencerelerinden biri sebil olarak yapılmıştır
ve dört satirlik talik kitabesinde:
Ser-Cerraḥ-ı
Hassa el-Hac Hafız Osman
Efendi'nin
kerimesi vaz-ı ḥaml
esnasında
irtihal-i dar-ı beka eden
merhum
ve mağfurünlehüma Saliha Hanım ruhuna Fâtiha
yazmaktadır.
Türbenin giriş kapısı üzerine ise sülüs hatla Kelime-i Şehadet yazılmıştır.
Hoca Üveys Camii’ne veda edip, cadde üzerindeki yolculuğumuza devam ederken
yine yolun sol tarafında kalan ve Hoca Üveys Camii ile kaderi benzeşen bir diğer
mahalle mescidi olan Hacı İlyas Camii’nin ihya çalışmalarına denk geliyoruz. Büyük
ihtimalle bahsi gecen yangında yok olan eserin ihyasına yakın bir tarihte başlanmış.
Hacı İlyas Camii’nin karşı çaprazında kalan ve Koyun Baba Parkı olarak bilinen
arazinin Sarıgüzel Caddesi tarafında bulunan bir kabir gelen geçenin
dikkatlerini hemen üzerine çeker. Kabir taşı üzerinde Koyun Baba ve Sabire
Sultan yazan bu kabrin hikayesi ise ilginçtir.
İstanbul
aşağı merhum Süheyl Ünver'in yaptığı araştırmalara göre Koyun Baba namı ile
burada medfun bulunan zat Ni’mel Ceyş’ten bir asker olup, fetihten sonra
kendisine sarayda bir vazife verilmiş. Bir süre bu vazifeyi ifa ettikten sonra,
sarayda olmaktan sıkılıp Fatih’in huzuruna çıkmış ve kırları bayırları özlediğinden
dem vurup vazifeden azlini rica etmiş. Fatih Sultan Mehmed'de arzusunu kabul
edip kendini sarayın koyun sürülerinin çobanı olarak vazifelendirmiş. Gel zaman
git zaman o dağ senin bu çayır benim koyunları otlatırken saçı sakalı birbirine
karışıp meczubane hallere bürünmüş. Zamanla ismi de unutulan askere cevrede
bulunan çoluk çocuk tarafından Koyun Baba adı takılmış. Ne zaman vefat ettiği
bilinmeyen Koyun Baba vefatından sonra kabrinin olduğu yere defnedilmiştir.
Kabir taşında bahsi geçen Sabire Sultan ise Sultan Abdulaziz Han devrinde
mahallede yaşamış bir hanımefendi olup, vasiyet olarak vefatından sonra Koyun Baba'nın
kabrinin yanına defnedilmeyi istemiş. Vefatının ardından çocukları annelerinin
bu vasiyetini yerine getirmek istemişlerse de imam efendi ve mahalle halkı buna
karşı çıkmışlar ve cenaze bir müddet olduğu gibi kalmış. Bu olayların olduğu
gece Sultan Abdulaziz Han rüyasında Sabire Sultan'ı görmüş ve rüyada Sabire
Sultan vasiyetinin yerine getirilmek istenmediğinden dert yanmış. Padişah sabah
uyanınca ilk iş olarak bu isi tahkik ettirilmesini emretmiş. Gerçekten de rüyada
gördüğü gibi bir olay olduğu rapor edilince Sabire Sultan padişahin emri ile
Koyun Baba'nın kabrinin yanına defnedilmiş.
Koyun
Baba ve Sabire Sultan’a veda edip, Sarıgüzel Caddesi ve Mütercim Asım Sokak
kavşağında bulunan Mesih Mehmed Paşa Camii’ne doğru yaklaşıyoruz. Bizi ilk
olarak Mesih Mehmed Paşa Çeşmesi karşılıyor. Dikdörtgen yapıda olup kesme taştan
yapılmış eserin kısa tarafında tek, uzun tarafında ise ikiz çeşmeler bulunuyor.
İlk kez camii ile birlikte 1585’te inşa edilmiş olduğu sanılan eser daha sonradan
Sultan İkinci Mustafa Han'ın kızı Beyhan Sultan tarafından yenilenmiştir. Bu yüzen
ikiz çeşmelerin olduğu yüzü bu devrin mimari anlayışını yansıtır. Biri inşa
biri de tamir kitabesi olmak üzere iki kitabesi bulunan eserin üstte bulunan inşa
kitabesinde:
Hazret-i
Paşa ki nâmıdır Mesîh
Kıldı
çün ihyâ-yı dîne iltifât
Eyledi
icrâ ayn-ı Selsebîl
Nûş
edenler der ona “azbün Fırat”
Hâtif-i
kudsî dedi târîhini
Mâ’-i
sâfî çeşme-i âb-ı hayâ
yazarken,
tamir kitabesinde ise iki çeşmenin üzerine dağıtılmış bir halde:
O
ki nûr-ı ismet Hazret-i Beyhan Sultân kim
Mezîd-i
ömr ede zâtın cihânda Hazret-i Mevlâ
Ki
bu nev dil-cû çeşme harâbü’l-müşrif olmuşken
Kemâl-i
himmetin sarfiyle el-hak kıldı nev ihyâ
Pesendîde
yapıp bu ayn-ı cûdiyle li-vechillâh
İmâmeyn
aşkına bu âb-ı pâkî eyledi icrâ
Onun
Kalâyî târîhin dedi âb-ı hayât-âsâ
Zihî
bu ayn-ı Beyhân Sultân ihyâ kıldı nev zîbâ
beyitleri
nakşedilmiştir. Çeşmenin arkasında zemini bölgeye uydurulmak üzere yükseltilmiş
olan Mesih Mehmed Paşa Camii görülmektedir. Halk arasında yanlışlıkla Mesih Ali
Paşa Camii olarak bilmekle birlikte bu yanlış bölgenin daha önceden Atik Ali Paşa
olarak anılmasından kaynaklanmaktadır. Mesih Mehmed Paşa'nın camiin haziresinde
bulunan türbesinde yazdığına göre camii Mimar Sinan tarafından yapılmış olduğu belirtilmişse
de bazı kaynaklarda mimarının Mimar Davud Ağa olduğu iddia edilmiştir. Camii
tek kubbeli ve tek minareli olup, yan galerilerin üzeri küçük kubbeler ile
örtülmüştür. Cümle kapısı üzerindeki kitabesinde dört beyit olarak:
Hamdülillâh
âsaf-i âdil muvahhid pâk-din
Eyledi bu
câmiin bünyâdını bî-kâl ü kîl
Etti ihyâ
vahy-i Hak ile çün ol Îsa-nefes
Vuslat-ı
Hakka tarîk-i cennete oldu delîl
Ol vezîr-i
aʻzâmın nâmı Mesîh-i can-fezâ
Dü cihânda
âb-ı maksûdun Hudâyâ kıl sebîl
Hâtif-i
kudsî dedi itmâmının târîhini
Bu makâm
oldu ibâdet-gâh-ı makbûl-i Celîl
Hicri 994 -
(Miladi 1585-1586)
yazmaktadır.
İçi gayet ferah ve aydınlık olan camiinin minber ve mihrabı pek sanatkâranedir.
İçini süsleyen çiniler ise devrin üslubunu yansıtır. Camiinin banisi olan Mesih
Mehmed Paşa'nın üstü açık etrafı sekiz sütun arasına yerleştirilmiş demir şebekelerle
çevrili türbesi sadelik acısından camii ile tam bir zıtlık teşkil eder.
Sizlerde İstanbul'un bu güzide köşesini ziyaret etmek isterseniz bizim gibi
gezinize Fevzi Paşa Caddesi’nden ya da Fatih Camii civarından başlayabilir ve buralara
kadar gelebilirsiniz. Bu hafta da gezimize burada noktayı koyuyoruz. Önümüzdeki
hafta kaldığımız yerden Hırka-i Şerif mıntıkasına doğru devam edeceğiz.
Şimdilik kalın sağlıcakla...