15 Ekim 2024

İstanbul'un tarihi semtleri (46)

Bir haftalık planlanmamış bir aranın ardından tekrardan sizlerle birlikteyiz. Son yazımızda sizlere Fatih Külliyesi’ni tanıtmaya geriye kalan kısımlarıyla devam etmiş fakat külliyenin günümüze ulaşamayan kısımlarına kahir ekseriyetle değinmemiş, akabinde de Millet Kütüphanesi olarak bilinen Seyyid Feyzullah Efendi Medresesi ve bir zamanlar medrese ile karşılıklı bulunan fakat günümüze fotoğraflarından başka bir şey ulaşmamış olan Kaptanıderya Halil Paşa Camii’nden de bir iki cümle ile de olsa bahsetmiştik. Bugün medresenin önünden başlayan ve batı istikametine doğru devam eden Fevzi Paşa Caddesi’nde gezimize başlıyoruz.

Fevzi Paşa Caddesi açılmadan önce ulaşım burada bulunan dar bir sokaktan sağlanmaktaydı. Sokağın genişletilmesi için Osmanlı’nın son zamanında Akdeniz Medreseleri’nin Tetimmeler kısmı yıktırılmıştı. 1950lere gelindiğinde ise cadde yetersiz kaldığından daha da genişletilmesi gerekmiş ve yol seviyesinin kodu aşırı düşürülmüş ve bu da Akdeniz Medreselerinin yola doğru kaymasını başlatmış, ilerleyen yıllarda da bu durum külliyenin sağlıklı bir şekilde ayakta kalmasını etkilediğinden bunun için bir çare aranmış ve yapılan tetkiklerde medresenin demir kafesler ile sarılmasına karar verilerek kaymanın durdurulması amaçlanmış. Medrese uzun yıllar bu halde ve âtıl bir durumda kaldıktan sonra külliyenin son restorasyonu sırasında Akdeniz Medreseleri’nin de güçlendirmesi planlanmıştır.

Fevzi Paşa Caddesi’nin kalabalığı arasında Edirnekapı istikametine doğru hızlı adımlarla yürürken caddeye sol taraftan katılan Akdeniz Caddesi ile oluşturduğu kavşaktan yolun karşı tarafına geçmek için beklerken kırmızı ışığın uzunluğu sebebi ile ekim ayı güneşi altında eriyormuşuz hissine kapılıyoruz.  Yeşil ışığın yanması ile birlikte karşıya geçmek için bekleyen insanlar çabucak yolun karşısına kendilerini atmak için karıncalar gibi hızlı hareket ediyorlar. Yolun karşısına geçince yürüyüş tempomuzu biraz düşürüyoruz. Yavaş tempoda hareket ederken soldan ikinci sokak girişinde bulunan Emir Buhari Sokak tabelası bizi kendine çekiyor ve bizde kendimizi o yöne doğru bırakıyoruz. Sokak adını Nakşibendi Tarikatı’nın İstanbul'da kurulan ilk tekkesi olma vasfını taşıyan Emir Buhari Tekkesi’nden alır. Sokak içine dönünce yaklaşık yirmi-yirmi beş adımda sonra günümüzde Emir Buhari Camii olarak kullanılan tekkeye varıyoruz.

Tekkeyi kuran Şeyh Emir Ahmed-i Buhari, halifesi Lamii Çelebi tarafından kaleme alınan Nefahat Tercümesi adli esere göre hicri 849 senesine denk gelen miladi 1445 senesinde Buhara’da doğmuş ve ilk tahsilini burada tamamlamış akabinde de Semerkant'taki medreselere devam etmiş ve burada bulunan Nakşibendi şeyhi Ubeydullah-ı Ahrar’dan ders almıştır. Şeyhinin halifelik verdiği Şeyh Abdullah-i İlahi ile beraber Anadolu'ya gelip, Abdullah-ı İlahi'nin memleketi olan Simav kasabasında Anadolu’nun ilk Nakşibendi tekkesinin kurulmasını sağlamıştır. İlerleyen zamanda Abdullah-i İlahi'nin şöhreti İstanbul'a kadar varmış ve kendisi buraya davet edilmişken Şeyh Abdullah İstanbul'a gitmek istememiş yerine Emir Ahmed Buhari’yi İstanbul'daki durumu araştırması için yollamıştır.  

İstanbul'a vasıl olan Emir Ahmed Buhari ilk olarak günümüzde Vefa olarak anılan mıntıkaya yerleşip tekke kurmuş olan ve Şeyh Vefa olarak da bilinen Muslihiddin Mustafa el-Konevi'nin tekkesine yerleşti. Burada bulunduğu sure zarfında şehri ve tasavvufi hayati tetkik eden Emir Buhari akabinde şeyhine yazdığı mektupla onu İstanbul'a gelmesini tavsiye etmiştir.1477 senesinde İstanbul'a gelen Şeyh Abdullah-ı İlahi, Emir Buhari’ye hilafet vermiş ve irşat faaliyetlerini Rumeli’de devam ettirmek için Selanik kazalarından Yenice-i Vardar’a gitmiştir.

Bugün camii olarak kullanılan yerde bulunan evinde irşat faaliyetlerine başlayan Emir Ahmed-i Buhari için Sultan İkinci Bayezid Han tarafından aynı yerde bir tekke ve ilerleyen zamanda bir medrese inşa edilmiştir. İstanbul'da sevilen ve şöhreti zamanla artan Emir Buhari bu tekkeye ek olarak Edirnekapı ve Ayvansaray’da da birer tekke kurmuştur. Şeyh Emir Buhari 1477’den vefat ettiği 1516 tarihine kadar burada irşat faaliyetlerine devam etmiş, vefatının ardından da tekkesine defnedilmiştir. Emir Buhari’nin buraya defnedilmesinden sonra tekke bahçesine yapılan diğer definlerle bir hazire de teşekkül etmiş. Tekke ve müştemilat muhtemelen 1918 Fatih Yangını’nda tamamen yanmış. Yangından sonra yıllarca arsa olarak kalan araziye 1963 senesinde günümüzde de kullanılan camii inşa edilmiş ve Emir Buhari Türbesi de ayni tarihte tamirattan geçirilmiş. Emir Buhari Camii yanında bulunan ve Osmanlı’nın son dönemine ait bir eser olan Sadrazam Ahmed Cevad Paşa Türbesi de paşanın 1900 senesinde vefatının ardından anne ve babasının kabirlerinin yanına defnedilmesi ile yapılmış bir eser diyoruz ve buradan yokuş aşağı sokak sonuna kadar iniyor ve akabinde de sağa dönüyoruz.

Döndüğümüz cadde Sarıgüzel namı ile bilinen uzunca bir cadde. Cadde içinde yaklaşık 100 metre kadar ilerleyince caddenin sol tarafında ilk kez on altıncı yüzyılda inşa edilen fakat yine meşhur Fatih Yangını’nda ortadan kalmışken 1990larda yeniden ihya edilen Hoca Üveys Camii ile karşılaşıyoruz. Şirin bir mahalle mescidi olan eserin ufak bir haziresi de bulunmakta. Camii haziresinde bulunan Çeşnigir Osman Ağa Türbesi ise 1586 tarihinde inşa edilmiş olup, Mimar Sinan eseri olduğu sanılan bir yapı. Üç penceresi olan eserin pencerelerinden biri sebil olarak yapılmıştır ve dört satirlik talik kitabesinde:

Ser-Cerraḥ-ı Hassa el-Hac Hafız Osman

Efendi'nin kerimesi vaz-ı ḥaml

esnasında irtihal-i dar-ı beka eden

merhum ve mağfurünlehüma Saliha Hanım ruhuna Fâtiha   

yazmaktadır. Türbenin giriş kapısı üzerine ise sülüs hatla Kelime-i Şehadet yazılmıştır. Hoca Üveys Camii’ne veda edip, cadde üzerindeki yolculuğumuza devam ederken yine yolun sol tarafında kalan ve Hoca Üveys Camii ile kaderi benzeşen bir diğer mahalle mescidi olan Hacı İlyas Camii’nin ihya çalışmalarına denk geliyoruz. Büyük ihtimalle bahsi gecen yangında yok olan eserin ihyasına yakın bir tarihte başlanmış. Hacı İlyas Camii’nin karşı çaprazında kalan ve Koyun Baba Parkı olarak bilinen arazinin Sarıgüzel Caddesi tarafında bulunan bir kabir gelen geçenin dikkatlerini hemen üzerine çeker. Kabir taşı üzerinde Koyun Baba ve Sabire Sultan yazan bu kabrin hikayesi ise ilginçtir.

İstanbul aşağı merhum Süheyl Ünver'in yaptığı araştırmalara göre Koyun Baba namı ile burada medfun bulunan zat Ni’mel Ceyş’ten bir asker olup, fetihten sonra kendisine sarayda bir vazife verilmiş. Bir süre bu vazifeyi ifa ettikten sonra, sarayda olmaktan sıkılıp Fatih’in huzuruna çıkmış ve kırları bayırları özlediğinden dem vurup vazifeden azlini rica etmiş. Fatih Sultan Mehmed'de arzusunu kabul edip kendini sarayın koyun sürülerinin çobanı olarak vazifelendirmiş. Gel zaman git zaman o dağ senin bu çayır benim koyunları otlatırken saçı sakalı birbirine karışıp meczubane hallere bürünmüş. Zamanla ismi de unutulan askere cevrede bulunan çoluk çocuk tarafından Koyun Baba adı takılmış. Ne zaman vefat ettiği bilinmeyen Koyun Baba vefatından sonra kabrinin olduğu yere defnedilmiştir. Kabir taşında bahsi geçen Sabire Sultan ise Sultan Abdulaziz Han devrinde mahallede yaşamış bir hanımefendi olup, vasiyet olarak vefatından sonra Koyun Baba'nın kabrinin yanına defnedilmeyi istemiş. Vefatının ardından çocukları annelerinin bu vasiyetini yerine getirmek istemişlerse de imam efendi ve mahalle halkı buna karşı çıkmışlar ve cenaze bir müddet olduğu gibi kalmış. Bu olayların olduğu gece Sultan Abdulaziz Han rüyasında Sabire Sultan'ı görmüş ve rüyada Sabire Sultan vasiyetinin yerine getirilmek istenmediğinden dert yanmış. Padişah sabah uyanınca ilk iş olarak bu isi tahkik ettirilmesini emretmiş. Gerçekten de rüyada gördüğü gibi bir olay olduğu rapor edilince Sabire Sultan padişahin emri ile Koyun Baba'nın kabrinin yanına defnedilmiş.

Koyun Baba ve Sabire Sultan’a veda edip, Sarıgüzel Caddesi ve Mütercim Asım Sokak kavşağında bulunan Mesih Mehmed Paşa Camii’ne doğru yaklaşıyoruz. Bizi ilk olarak Mesih Mehmed Paşa Çeşmesi karşılıyor. Dikdörtgen yapıda olup kesme taştan yapılmış eserin kısa tarafında tek, uzun tarafında ise ikiz çeşmeler bulunuyor. İlk kez camii ile birlikte 1585’te inşa edilmiş olduğu sanılan eser daha sonradan Sultan İkinci Mustafa Han'ın kızı Beyhan Sultan tarafından yenilenmiştir. Bu yüzen ikiz çeşmelerin olduğu yüzü bu devrin mimari anlayışını yansıtır. Biri inşa biri de tamir kitabesi olmak üzere iki kitabesi bulunan eserin üstte bulunan inşa kitabesinde:

Hazret-i Paşa ki nâmıdır Mesîh
Kıldı çün ihyâ-yı dîne iltifât

Eyledi icrâ ayn-ı Selsebîl
Nûş edenler der ona “azbün Fırat”

Hâtif-i kudsî dedi târîhini
Mâ’-i sâfî çeşme-i âb-ı hayâ

yazarken, tamir kitabesinde ise iki çeşmenin üzerine dağıtılmış bir halde:

O ki nûr-ı ismet Hazret-i Beyhan Sultân kim
Mezîd-i ömr ede zâtın cihânda Hazret-i Mevlâ

Ki bu nev dil-cû çeşme harâbü’l-müşrif olmuşken
Kemâl-i himmetin sarfiyle el-hak kıldı nev ihyâ

Pesendîde yapıp bu ayn-ı cûdiyle li-vechillâh
İmâmeyn aşkına bu âb-ı pâkî eyledi icrâ

Onun Kalâyî târîhin dedi âb-ı hayât-âsâ
Zihî bu ayn-ı Beyhân Sultân ihyâ kıldı nev zîbâ

beyitleri nakşedilmiştir. Çeşmenin arkasında zemini bölgeye uydurulmak üzere yükseltilmiş olan Mesih Mehmed Paşa Camii görülmektedir. Halk arasında yanlışlıkla Mesih Ali Paşa Camii olarak bilmekle birlikte bu yanlış bölgenin daha önceden Atik Ali Paşa olarak anılmasından kaynaklanmaktadır. Mesih Mehmed Paşa'nın camiin haziresinde bulunan türbesinde yazdığına göre camii Mimar Sinan tarafından yapılmış olduğu belirtilmişse de bazı kaynaklarda mimarının Mimar Davud Ağa olduğu iddia edilmiştir. Camii tek kubbeli ve tek minareli olup, yan galerilerin üzeri küçük kubbeler ile örtülmüştür. Cümle kapısı üzerindeki kitabesinde dört beyit olarak:

Hamdülillâh âsaf-i âdil muvahhid pâk-din

Eyledi bu câmiin bünyâdını bî-kâl ü kîl

Etti ihyâ vahy-i Hak ile çün ol Îsa-nefes

Vuslat-ı Hakka tarîk-i cennete oldu delîl

Ol vezîr-i aʻzâmın nâmı Mesîh-i can-fezâ

Dü cihânda âb-ı maksûdun Hudâyâ kıl sebîl

Hâtif-i kudsî dedi itmâmının târîhini

Bu makâm oldu ibâdet-gâh-ı makbûl-i Celîl

Hicri 994 - (Miladi 1585-1586)

yazmaktadır. İçi gayet ferah ve aydınlık olan camiinin minber ve mihrabı pek sanatkâranedir. İçini süsleyen çiniler ise devrin üslubunu yansıtır. Camiinin banisi olan Mesih Mehmed Paşa'nın üstü açık etrafı sekiz sütun arasına yerleştirilmiş demir şebekelerle çevrili türbesi sadelik acısından camii ile tam bir zıtlık teşkil eder. Sizlerde İstanbul'un bu güzide köşesini ziyaret etmek isterseniz bizim gibi gezinize Fevzi Paşa Caddesi’nden ya da Fatih Camii civarından başlayabilir ve buralara kadar gelebilirsiniz. Bu hafta da gezimize burada noktayı koyuyoruz. Önümüzdeki hafta kaldığımız yerden Hırka-i Şerif mıntıkasına doğru devam edeceğiz. Şimdilik kalın sağlıcakla...