22 Eylül 2024

İstanbul'un tarihi semtleri (44)

 Geçen hafta Fatih Külliyesi’ni tanıtmaya başlamış ve avlunun kuzey tarafından giriş yaparak Fatih Müftülüğü hizmet binasını, iç avluyu ve medreseleri tanıtarak yazımıza noktayı koymuştuk. Şimdi ise kıble cihetine göre camiinin sol tarafında bulunan iki yan kapıdan biri olan ve camiinin arka tarafına denk gelen kapıdan eserin içine giriyoruz.

Daha önce de ifade ettiğimiz üzere Fatih Camii 1463-1470 tarihleri arasında yapılmış olup, 1766 depremi sebebiyle ilk yapının pek az bir kısmı günümüze ulaşmıştır. Eflak voyvodası da olan tarihçi Dimitri Kantemir ilk camiinin mimarinin Hristodulos adında bir Rum olduğunu iddia etmişe de bu iddia gerçeklikten çok uzaktadır. Camiinin mimarı olarak tarihçiler tarafından yapılan araştırmalar sonucunda Mimar Atik Sinan'ın adında ittifak edilmiştir.

Eski çizim ve gravürlere göre ilk Fatih Camii’nin ana mekânını örten büyük bir kubbesi, ana mekâna eklemlenmiş ve ana mekânın yarısı kadar olan bir uzatmayı örten bir yarım kubbesi ve sağlı sollu yan mekânların üzerini örten üçer küçük kubbesi bulunmaktaydı.

1766 depreminde daha önce meydana gelmiş olan depremlerde zarar görüp onarılmış olan büyük kubbe tamamen çökmüş ve depremden sonra Sultan Üçüncü Mustafa Han'ın emri ile camii sil baştan yaptırılmıştır. İkinci kez inşası sırasında yarım kubbe ile ana mekâna eklemlenmiş olan kısım camii harimine eklenmiş ve iç mekânın büyümesi sağlanmıştır. Yarım kubbe iç mekâna eklemlendikten sonra camiinin dört fil ayağı üzerinde yükselen dört yarım kubbe üzerine oturan bir merkezi kubbe ile örtülerek bir nevi Eminönü Yeni Valide Camii’nin planı tekrarlanmıştır. Bu ikinci yapılışı sırasında da ilk inşada olduğu gibi camiie birer şerefeli iki minare yapılmış, fakat daha sonraki yıllarda camiilere asılan mahyaların rağbet görmesi sebebi ile Fatih Camii’nin minarelerinin yükseltilmesi icabetmiş ve on dokuzuncu yüzyılda bu iki minareye birer şerefe daha eklenerek minarelerin boyu uzatılmış ve mahya için uygun hale getirilmiş. 1894 depreminden sonra ise minare külahları taştan yapılmış olsa da bu külahlar 1950lede yapılan küçük çaplı bir restorasyonda yerlerinden indirilmiş ve külahlar tekrardan ahşaptan kurşun kaplı hale getirilmiş. 

Camiinin harimini aydınlatan onlarca pencereden süzülen ışık huzmeleri günün her saati camii içinde bulunanları farklı dünyalara alır götürür. Camiinin harimini kaplayan kök boyası ile boyanmış kırmızı renkli halı Osmanlı devrinden kalma olup parçalar halinde bir bütünü oluşturacak şekilde dokunmuştur. Merkezi kubbe altına gelen en büyük madalyonun etrafında serpilmiş diğer küçük madalyonlar ile halıya bir hareket katılması amaçlanmış.

Girdiğimiz kapıdan camiinin iç kısmına doğru adım atıyoruz. Tarihi halıların üzerinde yürümenin verdiği his ise tarifsiz. Aklımızda bu halılarda bizden çok önce yürümüş, bu halılar üzerinde namaz kılmış on binlerce insanın gelip geçtiği düşüncesi birden beliriyor. Girdiğimiz kapının tam simetriğinde kalan tarafta yeşil boyalı demirleri olan bir su kuyusu dikkatimizi çekiyor ve yakından incelemek için oraya doğru yollanıyoruz. Fatih Camii’nin olduğu arazide yüzyıllar önce yapılmış olan sarnıçlardan su çıkarılması amacıyla hem avluda hem de burada görüldüğü gibi camii icinde bazı kuyular açılmış. Camii icinde bulunan kuyu cemaatin abdestlerini tazelemeleri için kullanılmış.Kuyunun yanında daha sonraki bir devirde yapılmış olan iki musluklu bir çeşme de bulunmakta.

Kuyunun olduğu kısımdan camiinin kıble cihetine doğru yollanıyoruz. Önce sağ ön fil ayağına bitişik olarak beyaz mermerden yapılmış olan müezzin mahfeli ve akabinde de beyaz mermere kahverengi mermerden motifler işlenerek yapılmış minber bizleri karşılıyor. Minberin sol tarafında ise yine beyaz mermerden yapılmış mihrap altın varakları ile ışıl ışıl parlıyor. Mihrabın iki yanında bulunan neredeyse üç adam boyundaki mumlar ve mumların yerleştirildiği bakır şamdanlar ise ayrı bir anekdot.

Mihrap önünden hızlıca geçip kıble cihetine göre sol önde bulunan hünkâr mahfelinin sütunları arasından yürüyerek sol ön yan kapıdan tekrardan kendimizi avluya atıyoruz. Merdivenleri seri bir şekilde inerek sağımıza doğru ilerliyor ve burada bulunan ve hünkâr mahfeline çıkan rampanın yanında bulunan kapı, kapının sol yanında bulunan binek taşı ve Hicri 1153 tarihli Hacı Ahmed Paşa'nın hayratı olan çeşme ile göz göze geliyoruz. Bu sırada hünkâr mahfelinin rampa kapısının tam karşısına denk gelen ve külliyenin Türbe Kapısı denilen kapısından kalabalık bir turist gurubunun bizim olduğumuz tarafa doğru süratle gelmekte olduklarını fark edip kendimizi hazire kapısından içeriye atıyoruz.

Hazire kapısından içeri girdiğimizde sağ tarafta bütünü ile mermerden mamul, sekiz köşeli ve heybetli görünümü ile İstanbul'un Fatihi Sultan Murad Han oğlu Sultan Mehmed Han'ın türbesi anında gözlere çarpar. Fatih Sultan Mehmed Han 3 Mayıs 1481 günü Gebze yakınlarında bulunan Hünkâr Çayırı’nda vefat ettikten sonra, naaşı ölümünden önce yaptırdığı camiinin bahçesine defnedilmek üzere getirildi. Yapılan araştırmalarda türbenin Fatih’in vefatından önce mi yoksa sonra mı yapıldığı konusu netlik kazanmamıştır. Eski Türk ananelere göre bir hükümdar vefat edince naaşının bir yere defnedildiği kabrin üzerine bir çadır kurulduğu ve türbenin daha sonradan yapıldığı düşünülürse, bu anane Fatih Sultan Mehmed için de uygulanmış olmalıdır. 

Fatihin kabri üzerine yapılan ilk türbe 1766 depreminde hasar gördüğünden, camii ile birlikte günümüzde görüldüğü hali ile yenilenmiştir. Türbe tek kubbeli ve heybetli bir yapıdadır ve giriş kapısı önünde iki sütun üzerinde yükselen bir sundurması vardır. Türbe 1782 Cibali Yangınında yanmış ve akabinde onarılmış olmakla beraber hem Sultan Abdulaziz devrinde hem de Sultan Reşad devrinde çeşitli onarımlar geçirmiştir. Türbenin içindeki göz alıcı süslemeler Fatih Sultan Mehmed’in şanına yakışır derecededir. Türbede tek sanduka bulunmaktadır ve bu sanduka etrafına yakın zamanda bir camekân yapılmış ve sanduka üzerinde bulunan puşidenin korunması amaçlanmıştır.

Fatih Sultan Mehmed Türbesi’nin karşında Fatih Sultan Mehmed Han'ın hanımlarından Gülbahar Hatun’a ait türbe bulunmaktadır. Bu türbe de sekiz köşeli olarak yapılmış olup yapı malzemesi olarak küfeki taşı kullanılmıştır. Kapı üzerinde iki satir halinde:

Cennet-mekân Firdevs-âşiyân merhûm ve mağfûrünleh Fâtih Sultan Mehemmed Han tâbe serâhü Hazretlerinin zevce-i muhteremeleri; vâlide-i mâcid-i merhûm ve mağfûrünleh Sultan Bâyezid-i Veli Han, merhûme ve mağfûrünlehâ Gülbahar Hatun türbe-i şerîfidir. Sene Hicri 1196 (Miladi 1781-82) 

yazmaktadır. Türbelerin Osmanlı devinde çekilmiş fotoğraflarında bu iki türbe arasındaki yolu kaplayan podima döşemenin günümüze ulaşmamış olması üzücüdür. Hazirede bu iki türbe dışında tarihimize 93 Harbi olarak yer etmiş olan 1877-1878 Osmanlı Rus Harbinde Plevne’yi kahramanca savunan Gazi Osman Nuri Paşa’nın türbesi başta olmak üzere on dokuzuncu yüzyılın Osmanlı İstanbul'unun pek çok mühim şahsiyetinin de kabri bulunmaktadır. Son zamanlarda Halil İnalcık, Semavi Eyice, Kemal Karpat gibi Osmanlı üzerine araştırmaları bulunan büyük hocaların da definleri gerçekleşmiştir diyoruz ve Fatih Türbesi'ne birkaç adim mesafede bulunan Sultan Birinci Mahmud Kütüphanesi’ne doğru yollanıyoruz. 

Fatih Külliyesi ilk inşa edildiğinde külliye dahilinde ayrı bir kütüphane ihdas edilmemiş, medreseler dahilinde bu ihtiyaca binaen bazı bölümler oluşturulmuştur. Daha sonra ise medreselerdeki kitaplar Fatih Camii içerisine nakledilerek tek bir çatı altında toplanmıştır. İlk başta 300 olan kitap sayısı, zamanla yapılan bağışlarla artarak 1770’e ulaşmıştır. Sultan Birinci Mahmud Han Fatih Camii bünyesinde bulunan kütüphanenin ayrı bir binaya taşınmasını arzu etmiş ve günümüzde de Fatih Camii kıble tarafında bulunan binayı inşa ettirmiştir. Kütüphane binası kitapların rutubetten korunması amacıyla zeminden yüksekte ve altında bir mahzen bulunan bir şekilde yapılmış, binaya dışarıdan bir merdiven aracılığıyla ya da camii içerisinden açılan bir kapıyla giriş sağlanmıştır. İlk açıldığında 2000 olan kitap sayısı, kütüphanenin kapatıldığı 1956 senesine kadar 5500’e çıkmıştır. Külliyenin kurulduğu arazinin sağlam zeminde olmaması ve külliye altında bulunan sarnıçlardan ötürü kütüphane 1950lerden itibaren çatlamaya başlamış ve 1956 senesinde boşaltılmıştır.1999 depreminde de zarar gören yapı demir bir kafesle sarılmış ve 2000lerin başında restore edilmiştir diyoruz ve hazireye girdiğimiz kapının zıt yönünde bulunan kapıdan tekrardan camiinin avlusunun sağ tarafına geçiyoruz.

Avlunun bu tarafına geçince hazire kapısı yanına yine Hacı Ahmed Paşa’nın hayratı olan ikinci çeşme de gözümüze ilişiyor. Bu çeşme de diğeri gibi Hicri 1153 (Miladi 1740) tarihli. Çeşmeye bir yudum su içip veda ediyor ve hazire duvarı dibinden külliyenin son büyük kapısı olan ve Çorba Kapısı diye bilinen kapısına doğru yollanıyoruz. Bu kapının bir diğer adi da cenaze namazlarının eda edildiği musallaların burada olmasından ötürü Meyyit Kapısı. Çorba Kapısı külliyenin ilk halinden günümüze gelebilmiş yegâne kapı olmasının yanında, kapı üstünde bulunan ve Baba Nakkaş Üslubu denilen tarzda yapılmış süslemeleri ile de çok önemli bir eserdir. Yeşil kakma taş ile süslenmiş olan kapı üstündeki kısım ve iç avlunun dış duvarlarında pencere üzerindeki aynı tarzdaki süslemeler ile bir bütün olarak İstanbul'daki yegâne örneklerdir diyoruz ve bugünde noktayı burada koyuyoruz. Sizlere tanıtmaya çalıştığımız bu güzellikleri yerinde görmek isterseniz İstanbul'un ilk Selatin Külliyesini yerinde ziyaret edebilirsiniz. Şimdilik kalın sağlıcakla...