21 Ocak 2025

Hülagû'den Netanyahu'ya Filistin Bayrağı'nın Hikayesi

Şark’tan İslam topraklarının üzerine doğan güneş, kızıla boyanmıştı durmak bilmeyen ardı arkası kesilmeyen Moğol saldırıları, Orta Asya’dan, Harzemşahlar başta olmak üzere Müslüman devletleri ve Müslümanların yüzlerce yıl emek verip inşa ettikleri ne varsa, yıka yıka bir sel gibi önüne katıp Irak ve Anadolu’ya kadar getirmişti.

 

Kendisine itaat etmeyen herkesi açlıkla yıkımla ve ölümle tehdit eden Moğollar, Hülagü liderliğinde bir taraftan İslam hilafetinin merkezi Bağdat’ı kuşatmışken bir taraftan Malatya önlerine kadar ulaşmıştı. İç çekişme ve korkunun zayıflattığı, Anadolu Selçuklu hükümdarları, İzzeddin ve Rükneddin, Hülagü’nün huzuruna çıkıp boyun bükmüş, O da Anadolu’yu aralarında bölüştürmüştü.

 

Orta Asya’dan Bağdat’a, Anadolu’dan Basra’ya kadar ayakta kalmak, istiklali korumak imkânsız hale gelmiş, yüzlerce yıllık Abbasi Hilafeti çökmüş Bağdat düşmüştü (1258). Kimilerine göre Bağdat’ın işgalinde 200 bin kişi, kimilerine göre ise milyonu aşan sayıda Müslüman öldürülmüş veya yaralanmıştı.

 

Koca İslam dünyası adeta kurbanlık koyun gibi sırasını bekler halde, yakılıp yıkılan, yağmalanıp ırz u iyali paymal edilen beldelerin hara edilişini uzaktan seyretmekten öte bir şey yapmıyor yapamıyordu.

 

İbn Ebi’l-Yusr, Bağdat’ın düşüşüne şöyle yanıyordu:

 

 

لسائل الدموع عن بغداد أخبار

فما وقوفك والأحباب قد ساروا

يا زائرين إلى الزوراء لا تفدوا

فما بذاك الحمى والدار ديّار

تاج الخلافة والربع الذي شرُفت به

المعالم قد عفٌاه إقفار

أضحى لعطف البلى في رَبْعِه أثر

وللدموع على الآثار آثار

يا نارَ قلبي من نار لحرب وغى

شبّت عليه ووافي الربع إعصار

 

 

 

Gözyaşı döken için Bağdat’tan haberler vardır,

Gayrı ahbabın çekip gittiği yerde durmak da nedir!

 

Gitmeyin Zevrâ’ya ey ziyaretçiler!

Kalmadı zira o diyarda kimsecikler.

 

Issızlık ele geçirdi Hilafet tacını,

Şerefyap olunan cümle mekân u meskeni.

 

Musibete duçar olan yerde izleri kaldı,

Gözyaşlarının, harap şehirde izleri kaldı.

 

Savaşın uğultusu sardı her tarafı eyvah,

Kalbime çöken yangınlar misali bigâh…

 

Bağdat’ın acıklı düşüşü, Sadi Şirazi’nin de dilinden beyitlere dökülmüştü,

 

نسيمُ صبا بغدادَ بعد خرابِها

تمَنَّيتُ لو كانت تَمُرُّ على قبري

 

لأنّ هلاكَ النفسِ عندَ أولى النُهى

أحَبُّ لهم من عيشِ منقَبِضِ الصدرِ

 

Virane olmuş Bağdat’ın sabâ rüzgârı,

Kabrimin üzerinde essin isterdim.

 

Zira akledenler için ölüm,

Evlâdır göğüs daraltan bir hayattan…

 

Nice beyler nice komutanlar şehirlerini ve kalelerini bir bir Moğol’un insafına teslim ediyordu. Ancak direnenler de vardı, Meyyafarkin (Diyarbakır-Silvan) ve Mardin Artukluları gibi…

 

Silvan‘da direniş iki koca yıl sürdü, ancak nereye kadar? Bir eşek başının 30 dirheme satıldığı, insanların kedi köpek ve her türlü nebatatı tükettiği, ardından da birbirinin ölüsünü yemeye başladığı yerde direnmek mümkün müydü? Nihayet teslim alınan şehrin Eyyubi hâkimi Melik Eşref, direnişinin ağır faturasını, halkının kılıçtan geçirilmesi ve kendi hayatıyla ödedi. Moğollar, gövdesinden ayırdıkları başını, teşhir için Şam’a gönderdi.

 

Moğol ordusunun başındaki Yaşmut ve Uruktu Noyan, Diyarbakır’dan sonra Mardin surlarının önüne gelerek Necmeddin Gazi’ye tehdit ve aşağılama dolu bir itaat teklifinde bulundu. Lakin tehditlere boyun eğmeyen Necmeddin Gazi, “Kalemiz, zahire ve silahlarla, Türk yiğitleri ve Kürt cengaverleriyle ağzına kadar dolu olduğu için yüce Allah’a hamd olsun” diye cevap verip direnme kararı almıştı.

Ne yazık ki sekiz aylık direniş sonrası şehirde başlayan veba salgını ve gıda yetersizliği şehir halkının büyük kısmı gibi nihayet Necmeddin Gazi’yi de hayattan koparmıştı. Yerine geçen oğlu Kara Arslan ise istemsizce Moğollara teslim olmuş ve böylece oradaki direniş de sona ermişti.

Kara bulutlu bir fırtına gibi coğrafyanın üstüne çöken Moğollar, ilerlemeye devam ederken önce Halep’i daha sonra Şam’ı istila etti ve Gazze yakınlarında Son Eyyubi Sultanı En’nasır Yusuf’u esir aldı. İslam aleminin son umudu Kahire’deki Memlükler bu gidişatı Gazze’de durdurmayı başardı. Bir Ramazan günü (3 Eylül 1260) Filistin’in kuzeyine doğru çekilen Moğol ordusuyla Ayn Calut mevkiinde karşı karşıya gelen İslam ordusu, yenilmez denilen düşmanı büyük bir hezimete uğrattı ve istila hareketini durdurdu. Dağılan düşman birliklerinin peşini bırakmayan Memlük ordusu, kalan Moğolları imha etmeyi ve Şam’ı Humus ve Halep’i geri aldı ve böylece Bilad-ı Şam ile Mısır tek bayrak altında, Seyfeddin Kutuz liderliğinde birleşmiş oldu.

 

Ancak Moğollar, terör estirmeye devam ediyor, işgal altında tuttukları bölgelerde veya boyun eğdirdikleri beyliklere, halka ve liderlere, her türlü zulmü reva görüyordu. Moğollara karşı mücadele ise bazen zayıflayıp bazen harlanan köz gibi İslam topraklarında varlığını koruyordu.

 

Bu arada halk nezdinde söz sahibi kimi alim ve kanaat önderleri tıpkı bazı siyasiler gibi etliye sütlüye karışmadan Moğol istilasına ram olmuşken, kimileri özellikle Şam ulemasından bazı isimler ise Moğollara karşı hem liderleri hem de halkı örgütlemeye ve mücadele etmeye davet ediyor, bunun için durmadan çaba sarf ediyordu.

 

İşte bu noktada, Şam’da yaşayan Harranlı Kürt alim Takiyyüddin İbn Teymiyye, gayrete gelmesi için birçoklarının hiç umut görmediği bir gruba yönelmişti. Irak’ın batı tarafları ile Suriye’nin doğu bölgesindeki çölleri mesken tutmuş Bedevi Arap kabileler ve Musul kırsalına yerleşmiş Türkmen aşiretler. Bu Arap ve Türkmen kabilelerin bir kısmı birbirine düşman ve kan davalıydı. Ayrıca başta Tai kabilesi olmak üzere bedeviler, yol kesmekle yağma yapmakla ün salmış ne Memlükler tarafından ne de medeni bölgelerde sevilmiyor, güven vermiyordu.

 

Şamlı alim ise bütün sıra dışı alışkanlıkları ve kötü ünlerine rağmen, dur durak bilmeksizin, tek tek bu başıboş kabileleri dolaşıp, onlarla görüşmeler yapıyor ve kendilerini Moğollara karşı cihada davet ediyordu.

 

Nihayet uzun uğraşlar sonunda Şamlı alimin ve kendi içlerindeki gayretli öncülerin mücadelesi meyvesini vermeye başlamıştı. Ayn Calut zaferinin üzerinden 40 koca yıl geçmiş ve bu süre boyunca daha fazla ilerleyemediyse de Moğollar, kontrol ettiği bölgelerde mezalimini devam ettiriyordu.

 

Kimi zaman ayaklanmalar, yer yer direniş devam etse de devrinin süper gücü Moğolların bölgeden sökülüp atılamaz olduğuna dair genel bir kanı oluşmuştu. Ancak Tai aşiretleri başta olmak üzere bölgedeki bedevi kabileler, daha bir iki sene önce üzerlerine asker gönderen Memluk sultanına itaat ederek Moğollara karşı bir savaş için hazırlıklara başladı.

 

Irak’ın batısında yayılan Memluk etkisini kırmak ve Şam’ı ele geçirdikten sonra Mısır’a yönelmeyi planlayan İlhanlı Moğollarının lideri Gazan Han da boş durmuyor yeni ittifaklar ve savaş hazırlıkları yapıyordu. Gazan Han çıkacağı sefer için bir taraftan Kilikya’daki Ermenilerle bir taraftan da Arvad adasında konuşlu Tapınak şövalyeleriyle antlaşmalar yapmış ve Kudüs’ü tekrar onlara bırakmaya söz vermişti.

Gazan Han, Kutluşah komutasındaki 80 bin kişilik Moğol ordusu ve müttefik Ermeni kuvvetleri, 1303 yılında harekete geçirdi ve Memluklerin üzerine gönderdi. Moğol ordusu doğudan Halep üzerinden Şam’a doğru yürürken Akdeniz’den saldırı için hazırlık yapan Tapınakçılar, beklemedikleri şekilde Memluk saldırısına uğradı ve çıkarma yapamadı. Denizden gelen diğer kuvvetler ise sahillere saldırmak dışında pek başarı gösteremedi.

 

Nihayet, Kutluşah komutasındaki Moğol ordusu, Nisan Şam’ın güney doğusunda Merc’us Suffar ovasında Şakhab isimli mevkide Memluk ordusuyla 43 koca yılın ardından bir kez daha karşı karşıya geldi.

Sultan Nasır Muhammed bin Kalavun komutasındaki Memluk ordusuyla İlhanlı Moğol ordusu arasında yaşanan ve üç gün süren çarpışmalar, Moğolların ağır hezimetiyle sona erdi ve dağılan kuvvetleri doğuya doğru kaçmak zorunda kaldı.

Şakhab savaşından muzaffer ayrılan Memluk kuvvetleri, tekbirlerle ve tehlillerle Şam’a girerken Moğollar, Ayn Calut’tan 43 sene sonra bir kez daha ağır bir hezimete uğramış ve bir daha gelmemek üzere Irak’a oradan doğuya doğru çekilmek zorunda kalmıştı.

 

Şakhab savaşında ve savaşa giden doğu çölleri boyunca Moğollara karşı koyan Tai aşiretinden Safiyuddin El-Hilli de vardı ve Bağdat’ın 1258’deki düşüşü sırasında Moğollar tarafından camii içinde şehit edilen dayısının intikamını almanın iftiharını yaşıyordu.

Yaşananların ruhunda bıraktığı etkiyi ve Müslümanların birlik olduğunda neler yapabildiğini ise yazdığı uzunca şiirinde anlatıyordu.

 

سَلي الرّماحَ العَوالي عن معالينا

واستشهدي البيضَ هل خابَ الرّجا فينا

 

وسائلي العُرْبَ والأتراكَ ما فَعَلَتْ

في أرضِ قَبرِ عُبَيدِ اللَّهِ أيدينا

 

“Ol ulularımızı, ulu mızraklara sor!

Şahid ol ol aklara! umutlar yıkılmadı!

 

Ubeydullah toprağında, ellerimizin,

Hele Arab’a, Türk’e, neler ettiğini sor”

 

Şiirin devamında El-Hilli şöyle demektedir:

 

"إنّا لَقَوْمٌ أبَتْ أخلاقُنا شَرفاً

أن نبتَديَ بالأذى من ليسَ يوذينا"

 

"بِيضٌ صَنائِعُنا، سودٌ وقائِعُنا

خِضرٌ مَرابعُنا، حُمرٌ مَواضِينا"

 

 

“Öyle bir kavimiz ki ahlakımız şeref ile ,

Bize eza etmeyene, reddeder her ezayı,”

 

“Aktır yaptıklarımız, karadır savaşlarımız,

Yeşildir menşeimiz, kırmızıdır mazilerimiz.”

 

 

Bu şiir dilden dile dolaşıp durmuş cümle Arap dünyası, özellikle de edebiyat ile uğraşan herkes, aktardığım son beyitleri ezberinde tutmuştur.

 

Yıllar yılları asırlar asırları kovalamış, Moğol saldırıları ve işgalinin üzerinden yaklaşık 600 sene geçmişti ve Safiyuddin el-Hilli’nin şiirinden aktardığım son beyit, iki taraftan birbirine bakan iki kırmızı üçgen arasında en üstte siyah ortada yeşil altta beyaz bir hat olacak şekilde yeniden tasarlanmış ve İstanbul’da yaşayan Arap öğrencilerin kurduğu Edebiyat Topluluğu’nun (Münteda el-Edebi) duvarına asılmıştı.

 

Meşrutiyetin ilanı, Osmanlı’nın cümle münevverleri gibi Arap gençlerini de sevindirmiş ve geleceğe dair içlerinde heyecan uyandırmıştı. İstanbul’da mukim çok sayıda Arap öğrenci, tüccar, bürokrat ve Arap coğrafyasını temsilen Meclis’te görev yapan mebuslar, söz konusu Edebiyat Topluluğu’nun cemiyet merkezine devam ediyordu.

 

Cemiyet, çoğunlukla Arap öğrenciler ve çeşitli siyasiler tarafından hem edebi-fikri konuları konuşmak hem de Arap halkının yaşadığı içtimai ve siyasi hususları değerlendirmek üzere toplantılara sahne oluyordu. Ancak cemiyet merkezinde sadece Araplar bir araya gelmiyordu, zaman zaman Türklerin ve diğer Osmanlı unsurlarının da burada bir araya geldiğini hatta Enver Paşa’nın ve Talat Paşa’nın da burada Arap öğrencilerle bir araya geldiğini ve kendilerine gelecek vizyonlarına ilişkin konuşmalar yaptığı vakiydi.

 

Cemiyet mensupları arasında giderek artan bir söylemle Arap milliyetçiliği yapanlar olduğu gibi Osmanlı milliyetçiliği veya İslamcılık yapan gruplar veya şahsiyetler de bulunuyordu. Hükümetin Araplara haksızlık ettiğini, onları ötekileştirdiğini söyleyenlerin yanında Türk-Arap kardeşliğini ve birlik olunduğu zaman düşmanlara galebe çalınabildiğini ve sorunların üstesinden ancak birlikle gelinebileceğini savunanların sayısı da az değildi.

 

Abdulkerim Kasım el-Halil’in kurucusu olduğu Edebiyat Topluluğu’nun müdavimleri arasında sonraları Suriye’nin Cumhurbaşkanlığını yapacak Şükrü el-Kuvvetli, yıllarca Irak Başbakanlığı yapacak Nuri Said, Şerif Hüseyin’in mebus çocukları Emir Faysal ve Emir Abdullah, ünlü Arap yazar ve düşünür Esad Dağır, sonraları Şerif Hüseyin’in birliklerine komuta edecek ve kendisiyle ayrı düşüp Mısır’a geçecek orada Genel Kurmay Başkanlığı yapacak Osmanlı Subayı Aziz Ali, ileride Kudüs Kadılığı yapacak Nesib el-Baytar, Iraklı siyasetçi Arif el-Arif gibi önemli isimler yer almaktaydı.

 

Cemiyette sohbet ve muhabbetin konusu bir gün dönüp dolaşıp yine edebiyattan siyasete ve Osmanlı’yı içten içe kemiren kavmiyet meselesine geldiğinde öğrencilerden biri, Osmanlı’nın kuruluş yıllarında yaşanan 1303 yılındaki Şakhab zaferine ve o savaşta büyük rol almış Tai aşiretinden Safiyuddin’in şiirini okumuş ve dinleyenler mazinin izzetli günlerini hatırlayıp duygulanmışlardı.

 

Şiiri dinleyen bir başka öğrenci, işte o vakit “Aktır yaptıklarımız, karadır savaşlarımız,

Yeşildir menşeimiz, kırmızıdır mazilerimiz.” Beytini üzerine yazdığı, üstte siyah, ortada yeşil, altta beyaz ve iki taraftan birer kırmızı üçgenin yer aldığı bir flama yapmış ve Edebiyat Topluluğu’nun duvarına asmıştı.

 

 

bayrak.jpg

Arap Edebiyat Topluluğu’nun duvarına asılan bayrağın ilk hali.

 

Cemiyet mensupları bu bayrağı kendilerini temsil eden bir sembol olarak çabucak benimsediler. Aslında bayrağın renklerine ilham olan şiir Arapların, Türklerin, Kürtlerin, Sünnilerin, Şiilerin, hatta sufi ve selefilerin, hep birlikte Moğollara karşı birleşerek kazandığı bir zaferden mülhemdi, ancak üzerinden geçen yüzyılların ardından Müslümanlar, yeniden kavmiyet davası gütmeye başlamış ve birbirinden ayrılmak için bahane arar olmuştu.

 

Başta mevlidi nebevi olmak üzere kandillerde ve Ramazan aylarında cemiyet merkezinde düzenlenen programlar vesilesiyle, Arap-Türk-Kürt-Arnavut fark etmeksizin herkes İslam kardeşliği esasında bir araya geliyor ve duygulu anlar yaşanıyordu. Sanki herkes gelecekte bir ayrılığın yaşanacağını ve araya fitne gireceğini hissediyordu.

 

İttihat ve Terakki hükümetlerinin geçen yıllar içinde giderek yükselen Türkçülük ve Arapçılık, gençliğin ruhunda derinleşiyor ve onları yüzyıllardır birlikte inşa edilen koca bir devleti yıkmaya parçalamaya itiyordu.

 

Yusuf Akçura ve Ahmet Ağayev’in Türkçülük-Turancılık söyleminin, İttihatçılar arasında giderek etkin hale geldiği, bazı Arap milliyetçilerinin de kurdukları cemiyetler ve yapılar üzerinden kavmiyet davası gütmeye başladığı süreçte, birliği ve beraberliği korumak adına çaba sarf eden kimi Türk ve Arap münevverler de yoğun biçimde çaba sarf ediyordu.

 

Ancak gelecek yıllar, vahdet yerine tefrikaya gebeydi; Trablusgarp savaşı, Uşi antlaşmasıyla Libya’nın düşmesine yol açtığında Arap milliyetçilerinin tezleri güçlenmiş birçoğu Fransa başta olmak üzere dönemin emperyalist güçleriyle iş birliği arayışlarına girişmişti.

 

Paris’te, 1913 yılında, gerçekleştirilen 1. Arap Kongresi’nde konuşulan konulardan biri de bayrak meselesiydi ve kongreye katılan bazı delegeler İstanbul’da Edebiyat Topluluğu’nda benimsedikleri sembolik flamayı bayrak olarak önerdi ve kabul edildi. Birinci Cihan harbi ve sonrasındaki yıllarda bu bayrak, ufak bazı değişikliklerle önce Şerif Hüseyin ardından da çok sayıda Arap ülkesi tarafından kullanılmaya başlandı.

 

Günümüzde de söz konusu bayrak çeşitli biçimlerde Arap ülkelerinin büyük bir kısmı tarafından kullanılmaya devam etmektedir. Bayrağın renklerinin, hilafet, Emevi, Abbasi ve Fatımi renklerini temsil ettiği yönündeki iddialar ise sonradan yapılan yakıştırmalardan ibarettir. Kimi Türk veya Arap yazarların iddia ettiğinin gibi bu bayrak ayrılık ve parçalanmışlığın değil birlik ve beraberliğin sembolü bir şiirden çıkmıştır. Sykes-Picot antlaşmasında belirlenmiş veya İngilizlerin, isyanı temsil için çizdiği bir bayrak da değildir.

 

Asırlar boyu Osmanlı çatısı altında yaşayan nice halk, nice din ve mezhep mensubunun hayal köşkünde baş köşe hep Asitane’ye aitti. Osmanlı devletinin yıkılışının üzerinden yüz yılı aşkın bir süre geçmesine rağmen bugün halen, Arap dünyasında, “İstanbul” denildiğinde özellikle yaşlıların dilinden, bir iç çekişle beraber, “El-Asitane”, “Merkezül Hilafe’l İslamiye” gibi cümleler dökülür. Zira İstanbul, Resulullah’ın (S.A.S) müjdesinin tahakkuk ettiği yer, yüzyıllarca hepsinin başkenti, bir olmanın, birlikte olmanın temessül ettiği yer demek. İşte Filistin ve birçok Arap ülkesinin bayrağının neşet ettiği yer de o şehr-i İstanbul’dur.

 

Akif’in “Bana vahdet gibi bir yar-ı müsait lazım” mısraında ifade ettiği üzere Müslümanların bugünlerde en çok vahdete ihtiyacı var. Zira Allah’ın ipine sımsıkı sarılıp birlik olmamamız, bizi ancak azaba duçar kılar.

 

(قُلْ هُوَ الْقَادِرُ عَلٰٓى اَنْ يَبْعَثَ عَلَيْكُمْ عَذَابًا مِنْ فَوْقِكُمْ اَوْ مِنْ تَحْتِ اَرْجُلِكُمْ اَوْ يَلْبِسَكُمْ شِيَعًا وَيُذ۪يقَ بَعْضَكُمْ بَأْسَ بَعْضٍۜ اُنْظُرْ كَيْفَ نُصَرِّفُ الْاٰيَاتِ لَعَلَّهُمْ يَفْقَهُونَ)

“De ki: ‘Allah size üstünüzden veya ayaklarınızın altından bir azap göndermeye ya da sizi bölük pörçük hale getirip de birbirinize güçlerinizin acısını tattırmaya kādirdir.’ Bak, anlasınlar diye âyetlerimizi nasıl da açıklıyoruz!” (En’am Suresi 65. Ayet)

 

Peygamber efendimizin (S.A.V) müjdelediği üzre geçmiş ümmetler gibi toplu helak olmayacağımızı biliyoruz, lakin bugün içinde bulunduğumuz hal, mezkur ayette işaret edildiği gibi bölük pörçük olup bir birimizin acısını tattığımız gerçeğiyle tam olarak örtüşmektedir..

 

Dolayısıyla Filistin bayrağına ilham olan şiirin yazıldığı savaşta nasıl ırk, dil, mezhep ve meşrep farklarını bir kenara bırakıp ümmetçe bir araya gelip zafer kazandıysak bugün de zafere ancak o şekilde ulaşabiliriz.

           

Zamanın en büyük emperyal gücü olan Moğollara Hele Filistin’in çağımızın Moğolları Siyonist-Emperyalist ABD-İsrail zulmü altında inlediği bugünlerde Filistin bayrağı, en az Filistinliler kadar bu topraklara, bize, cümle ümmet-i Muhammed’e aittir.

 

Vesselam…