Flamingo bizim neyimiz olur?
Allı turnam bizim ele varırsan
Şeker
söyle kaymak söyle bal söyle
Eğer
bizi sual eden olursa
Boynu
bükük benzi soluk yâr söyle
Ah
gülüm gülüm kırıldı kolum
Tutmuyor
elim turnalar hey
Ah
gülüm gülüm yâr gülüm gülüm
Kız
gülüm gülüm turnalar hey
Anonim
Bütün medya mecralarında bir
haber geziniyor: Flamingolar ölüyor! Sesli haber spotlarını
görüyor, yazılı spotları okuyorsunuz, ancak ilk elde sizinle, coğrafyanızla,
ait olduğunuz topraklarla doğrudan ilgili değilmiş gibi bir intibaa
kapılıyorsunuz. Zira adı zikredilen kuş türünün aşinası değilsiniz, muhtemelen,
onun yaşadığı coğrafya da çok uzaklarda bir yerdedir, diye zihninizden
geçiriyorsunuz. Fakat haberlerin sıklığı dikkatinizi çekiyor. İçinizde,
meselenin künhüne vakıf olma arzusu uyandığında, karşınıza çıkan gerçekle
sarsılıyorsunuz. Meğer bizim sömürge tıynetli medyanın “Flamingo”
dediği kuşlar, şu bizim “Allı Turna”lardan başkası değilmiş.
Bizde medya, Batı tesiriyle
neşet etti. Bidayetinden beri “medyamız” için Batı tesiri,
kendisinin hususiyetlerini belirleyen genleri havi bir çekirdek mesabesinde
olageldi. İlk gazetemiz olan Takvim-i Vekâyi’den beri 190 yıl geçti. Ancak
medyamız/neşriyatımız Batıcı zaviyesinden bir türlü kurtulamadı. Bu topraklara,
bu toprakların insanına, onun tabii mecrasındaki macerasına ve bu toprakların
meselelerine hep yabancı gözle baktı, bakmaya devam ediyor.
Tuz Gölü’nde binlerce Allı
Turna ölüyor. Adına türküler yaktığımız, yüzyıllardır kendisiyle gurbet
elden sıladaki yârimize, gönlümüzün hasretle göynüyen köşelerinden selamlar
yolladığımız “Allı Turnalar” telef oluyor. Ancak Allı Turna’nın
adını anan yok. Sömürge karakterli medya, acı haberi sunuş şekliyle, felaketin
bize ait olmadığı hissini telkin ediyor.
Hemen, “Başka
coğrafyaların felaketine üzülmez misiniz, başka toprakların ölen kuşları sizi
ilgilendirmez mi?” diyerek bir boşluk yakaladım hevesine kapılmayın.
Zira hepimiz insanız ve dünyanın bir ucundaki, bölgemizdeki, ülkemizdeki,
şehrimizdeki, mahallemizdeki ve nihayet kendi ocağımızdaki felaketin içimizdeki
akisleri farklı derecelerdedir. Bunu atalarımız çok veciz bir şekilde ifade
etmişlerdir: Ateş düştüğü yeri yakar!
Bir yangının haberini
alıyorsunuz, ancak size haberi getirenlerin tavrından, yangının sizinle
doğrudan ilgisi olmadığı intibaı ediniyorsunuz. Ancak nice zaman sonra
anlıyorsunuz ki yangın meğer sizin ocağınızdaymış. Nice türkülerimizin esaslı
karakteri olmuş turnalardan “Flamingo” diye söz etmek nasıl bir
yabancılaşmanın eseridir? Bir milletin mensupları kendi mecrasını bu kadar
şaşırır mı, kendi macerasını bu denli yok sayar mı? Ölen sanki bu toprakların
dertli sakinlerinin hatırlı dostları değil de, Dünya’nın bizce meçhul
bölgelerinde yaşayan belgesel kuşlarıdır. Ateş düşüyor da, düştüğü yerde
yanacak bir yürek kaldı mı?
Oysa
“Turnalar” o kadar bizden ki… “Gitme turnam vuracaklar/
Kanadını kıracaklar, “Telli turnam selam götür/ Sevdiğimin diyarına”, “Turnam gidersen Mardin’e/ Turnam yâre selam
söyle”, ”Bağdat’ın Basra’nın telli turnası/ Turna yârdan haber geldi eylenme”,
Allı turnam ne gezersin havada/ Kanadım kırıldı kaldım burada” gibi,
içinde turnalı mısralar olan sayısız türküler yakmışız. Şimdi onların ölümünden
yadların ölümünden söz eder gibi söz ediyoruz. Yangın bizim ocağı yakıp kül
ediyor. Ancak biz mahallenin haylazlarıyla oyundan vazgeçemiyoruz.
Peki,
dert ortağımız olan “Allı Turnalar” neden toplu olarak ölüyor? Bu sualin
ardına düşüp biraz araştırdığımızda karşımıza hep aynı mesele çıkıyor:
Emanete ihanet!
Bizler
yeryüzünün sahipleri değiliz. Temel değerlerimiz bize “Mülk Allah’ındır![1]”
der. Allah mülkünü, ilk insanla beraber arzda yaşayan ve yaşayacak olan bütün
varlıklara tahsis etmiş, biz insanoğluna ise “ölçüyü bozmama, vezni ikame
etme[2]”
mesuliyeti yüklemiştir. Ancak ne yazık ki, bize emanet edilen yeryüzünde,
muvazeneyi bozmak için adeta yarışıyoruz. Tabiatın dengesini bozmaktan dolayı
hiçbir pervamız yok. Lakin bozduğumuz dengenin açığa çıkardığı felaketlere de
şaşırmaktan geri durmuyoruz.
Geçtiğimiz
yıllarda, Doğu Karadeniz’de bir vilayetimizde, yaz aylarından birinde, şiddetli
yağışlardan dolayı dere yataklarındaki yerleşim yerlerini su basıyordu. Şehrin
Belediye Başkanı ise “Allah’ım yardım et, batıyoruz!” şeklinde
sosyal medyadan mesaj atıyordu. Oysa kendisi, şehrin yöneticisi olması
hasebiyle, muvazeneyi koruma hususunda en çok mesuliyeti bulunan kişilerden
birisiydi.
Tuz
Gölünde ölen Allı turnalara gelecek olursak, burada da meselemiz
aynıdır. Tabiatın mutlak maliki bizmişiz gibi davranıyoruz. Toprağın, göllerin, akarsuların, bitkilerin
ve hayvanların bize emanet olduğunu hatırdan çıkardık. Bizimle beraber yaşayan
diğer canlıların ve kıyamete kadar gelecek olanların da onlar üzerinde bir
haklarının olduğu hakikatini unuttuk. Bu hayatta mühim olan bizdik, bizim
çıkarımıza hizmet eden her şey ise mubahtı(!) Kulluğu Orta Çağ’da –neyin/nerenin
ortası onu da bilmiyoruz- bıraktığına inanan insan, neredeyse kendisini, tabiat
karşısında “tanrı” katında görmeye başladı. Elinde bulunan teknolojik alet ve
edevat onun kapıldığı bu hissi besliyordu. Dağları delecek, yerin dibine
inecek, göğün üzerine çıkacak vasıtalara sahipti: “Güç bende artık!” diyordu
Yanlış
ve çarpık yapılaşma, yanlış tarım uygulamaları, gölleri ve nehirleri besleyen
su kaynaklarının yanlış uygulamalarla yok edilmesi neticesinde, nehirlerimiz
zayıflayıp kirlendi. Göllerimiz sürekli küçülerek yok oluyor. Bazı kaynaklara
göre 1915 yılında 2.600 kilometre kare olan Tuz Gölü, şu anda 380 kilometre
kareye gerilemiş bulunuyor. Bölgeyi inceleyen kimi uzmanlara göre, tahıl ambarı
olan Konya Ovası’nda yanlış bir uygulama olarak sulu tarım yapılması, yeraltı
sularının hesapsızca kullanılması bu durumun başlıca sebepleri arasında
geliyor. Yetkililerin, Tuz Gölü’nde binlerce Allı Turnanın ölümünü, bir
mevsimlik kuraklığa bağlayan açıklamaları, meseleyi kavramaktan da izahtan da
ne yazık ki çok uzaktır. Mesele çok derin, çözüm ise zihinlerde başlayacak bir
değişimle mümkün. Biz bu toprakların sahibi değil emanetçisiyiz. Emanete
titizlikle sahip çıkmak varlık sebebimizle doğrudan ilgilidir.
Sömürge
medyasının “Flamingo” tesmiye ederek, kendisi gibi yabancılaştırdığı Turnalar,
bu toprakların sakinlerinin kadim dostudur. Ancak dostluğun sırrı bozulmuş
araya tarifi yapılmamış bir husumet girmiştir. Bu tanımlanmamış husumet, her
şeyi, saman destesine düşmüş kor gibi, yavaş yavaş tüketmektedir. Ölen sadece
turnalar değildir. Ölen bir bakıma biziz, yüzyıllarca bu topraklarda tabiatla
barışık yaşayan bizler, ona kastetmeye karar verdiğimizden beri yavaş yavaş
ölüyoruz.
Ulu mecramızda, binlerce yıllık maceramızı, hisli
yüreklerimizin ritmiyle ilmek ilmek işlediğimiz, içli türkülerimizin Allı
Turnalarıyla beraber yok olup gidiyoruz. Hani demişti ya Veysel: “Türk’üz
türkü çığırırız!” Son sözümüz de bir türkü olsun madem:
“İnme turnam inme sen bu pınara
Avcu tuzak kurmuş var yolun ara
Hepimizin işin Mevla’m onara
Katar katar olmuş gelir turnalar
Eğrim eğrim ne hoş gelir turnalar”