Er Ramazan'ı kurtarmak!
İpsala’nın dere köyünde, çığlık çığlığa dünyaya gelen gül kokulu
yavruya, Silistre gazisi dedesinin adını vermişler. Gürbüz çocuk, kırlarda
koşuyor, yorulunca da terli bedenini Meriç’in serin sularına bırakıyormuş.
Bir vakit sonra, tarlada çalışmaktan eli nasır bağlamış; yedisine basınca siyah
önlüğünü giymiş, kolalı yakalığı, ütülü mendili; kendinden ağır sırt çantasıyla
okulun yolunu tutmuştu.
Sıradışı davranıyor; soruyor, soruyor… Öğretmeni, yasaksavar cevaplar veriyor;
lakin, kuşkularını artırmaktan, içindeki yangını körüklemekten öteye
gitmiyormuş.
“Tarladan kabzımala verdiğimiz, pazarda üç katına çıkıyor;
köyümüzün asfaltı yine gecikti, neden?”
Öğretmeni, soluğu Ramazan’ın evinde almış:
“Bu çocuk başıma iş çıkaracak? Dayak yasak olmasa ben bilirim
yapacağımı, neyse…!”
Anası, okula her yollayışında, tatlı sert uyarıyor; lakin,
nasihat kar etmiyormuş.
Beşi bir olup, bir çocuğu kıstıranlar, onu görünce tüyüyor; yakaladığının
pestilini çıkarıyormuş. Amansız gücüyle, kimsesizlerin kimi, çaresizlerin
çaresiymiş.
Akşam ajansı başlamaya görsün, kimseye rahat vermiyor; zincirleme sorular,
yorgun argın eve düşen babayı canından bezdiriyormuş:
“Sakarya depreminde, Acil’in bayan doktoruna, ‘Bu halinle hastaneye
giremezsin!’ demişler… Dovcons endeksi, ülkeleri Büyük Beyaz Reis’e mahkum
etmiş; neden? Okulda öğrendiği resmi tarihmiş, bir de gayri resmisi varmış.
Niçin ‘giden gelmiyor’muş, ‘acep ne iş’miş?
Meriç’in, Ardahan’ın ötesine ne olmuş; Batum, Kremlin’e; On İki Adalar, Helen’e…
Bağdat, Britanya’ya; "çevresi mübarek kılınmış şehir",
"peygamberlerini şehit eden kavme"… nasıl peşkeş çekilmiş? En çok
Abdülhamid seviliyormuş, oralarda; bir daha da gelmemiş öylesi.
O, rayları Pay-i taht’tan Şam’a, oradan Kudüs’e, son durak Mekke’ye uzatırken
nasıl da, asırlar ötesini gören bir vizyona sahipmiş?
Sahi, Otuz Bir Mart, Perapalas’ta zil zurna demlenen
pırpırlıların marifeti miymiş? Kızıl Sultan(!) orada mı mimlenmiş?
İsrail’i ilk, Cezayir’i en son tanıyan hariciye, kimin hesabına çalışıyormuş;
Nahcivan kan ağlarken, Ankara niye susma hakkını kullanmış?
Milyonlarcası Firdevs’e uğurlanan Uygurlunun cellatlarına
‘devlet üstün hizmet ödülü’ vermek hangi değerle örtüşürmüş?
Kafkasya’da, sadece kendileri için değil, Anadolu için de vuruşan Şamil’in
torunları, görüldükleri yerde gizli servise peşkeş çekilip, apar topar
Sibirya’ya yollanacakmış; bu kararda da, anlı şanlı Turancıların parmağı
varmış, neden?
Dedesinin kırk yıldır elinden bırakmadığı eski(meyen) yazıya ne olmuş; muhtar, ilçeye
indiğinde bir yerlere uğrarmış da ser verip sır vermezmiş. Bir seferinde
kaymakam, ahaliyi köy meydanına toplayıp, “Reyinizi bu adama verdiniz verdiniz;
yoksa!”
On beşinde, babası elinden tutup, liseye yazdırmış. İlçeye ikinci gelişiymiş;
ilkinde, ateşler içinde cayır cayır yanaken, ille de “Senet yaptır; yoksa
bakmayız; ya da dilersen Sosyal Yardım’dan kağıt getir!” diyerek; kocaman
adamı, manifaturacıdan, yalvar yakar beş yüz lira dilenmeye mahkum etmişler; bu
da Ramazan’ın içine oturmuş.
Köylüleriyle bir evde kalıyor; ilk günlerde canına tak diyen hasretlik, zamanla
yerini rutin duygulara bırakıyormuş; eline ne geçerse okuyor, takvim
yapraklarını su gibi içiyormuş.
“Bu kavga niye; yaratılışta eş, secdede kardeş yüzlerin toprağına fitne
tohumunu kim ekti; hangi etik değer(!), seçmediği meziyetten dolayı ötekini
köleleştirebilir?
Renklerin ve dillerin üstünlüğü, şirk değil de nedir?
Benim istediğim kadar hürsün; biz üstünüz, siz ise teb’a!
Çanakkale’de bizimle savaşmışsın, doğru; hatta, Malazgirt’te de ordunun
yarısı senin; Hamidiye Alayları da…
Hepsini al, senin olsun; biz artık, yepyeni bir ulusuz!
Taşnak, Posof’tan Midyat’a yakıp yıkar… taş üstünde taş, omuz üstünde baş
komazken, mertçe canını siper eden de sendin;
“Ama şartlar değişti, kusura kalma; biz yolumuza böyle devam
edeceğiz; işine gelirse…!” aymazlığı hangi izmin çöplüğünden çıkmış?
Ramazan, okulunun gözdesiymiş; akranları, nerde bir eğlence koşup dururken; o,
gözleri kan çanağına dönmüş halde, elindeki “Yalan Söyleyen Tarih Utansın!”la
uyuyakalırmış.
“Uluslarası İlişkiler okuyacağım; Telaviv’in ipliğini pazara
çıkaracağım!” diye ahdetmiş.
Çözüm, özgüven, cesaret, ilim, ahlak… onda toplanmış; ‘Bütün kitapların bir tek
Kitap’ı anlamak için yazıldığı’ engin bir limana demir atmış.
Acı haber tez zamanda yayılmıştı.
Artık, evin direğiydi Ramazan. Babasının yokluğunu
hissettirmeyecek; çalışıp, sabır yumağı anasına, iki de karındaşına bakacaktı.
“Olsun, ben de ilçeye reis olurum; bu da bir şeref!’ diye kendini avutuyordu.
Nice sonra nişanladılar onu. Hayatın yükünü, iyiden iyiye
omuzlarında hissediyor, birkaç yıl sonrasının hesabını yapıyordu.
Teskere dönüşü İpsala’da gazete çıkaracak, nerde bir hak ihlali varsa tepesine
binecek,
“Haksız, haklıya, hakkını verene kadar benim yanımda zayıf;
haklı, haksızdan hakkını alana dek benim yanımda güçlü!” Ömer buyruğunu
burçlara dikecek, zor gün dostu olacaktı.
Gün oldu; eline kına yakıldı. Bir daha da haber alınamadı.