Bir Modern Çağ Âhisi, Emeğin Önderi
2022 Cumartesi 20:38
Kayseri Trabzon İstanbul… Hoca’nın her
birini nakış nakış işlediği kilometre taşları idi.
Nihayet manevi gıdasını aldığı Fatih’te,
maddi ve manevi kalkınmanın yol haritasını çizmişti.
Gurbetten ayağının tozuyla geldiği ata
yurdunda kolları sıvamış, geliri tabana yaymanın pratiğini sergilemeye
başlamıştı.
“Yeter söz milletin!” sloganıyla gelen
Menderes, Polatkan ve Zorlu, Hoca’ya adeta “Bölünürsek yok oluruz, birleşirsek
tok oluruz!” serlevhasıyla destek olmuş, traktör ve motor fabrikalarıyla
ekonomiye cansuyu verilmişti.
Kiremitini ve topluiğnesini ithal eden
Türkiye’den, kendi ayakları üstünde duran Türkiye’ye…
“Tarihte her hareket, bir kişinin ayağa kalkması ile başlar!”dı.
Nihayet darbe ile önü kesilen vatan
evlatları, idam sehpalarında bile yolundan dönmemiş; geride, gözleri buğulu
genç bir mühendis bırakmışlardı.
Asıl mücadele şimdi başlıyordu.
Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği Sanayi
Dairesi Başkanlığı’nda, ülkenin büyük fotoğrafını çekmiş; köyde “maraba”
şehirde “taşra” Anadolu insanına eşit imkan sağlamak için, zinde güçlerle,
postal yalayıcıları ile, halkın iradesini hiçe sayanlarla kora kor dişe diş bir
mücadele içine girmişti.
“İstanbul hibe desteğinden, krediden ne
kadar yararlanıyorsa Anadolu insanı da istifade edecek!” direktifi ile
şimşekleri üzerine çekmiş; bir taraftan da Son Ahi Beyi olarak ülkenin her
karışında ‘beklenen adam’ olmuştu.
Nihayet köyden şehre akın başlamış, Ankara’da Akköprü, Istanbul’da İkitelli,
misafirlerini karşılamıştı.
Artık şehirler, kasket takmadan
girilemeyen yerler değil, yeraltı yerüstü kaynaklarının hayata geçirildiği
mekanlardı.
Sobalı küçük atölyelerde kurulan Ostim,
sınırları aşan, kabına sığmayan bir heyecan patlamasına dönüşmüştü.
Anadolu insanı, “Keşke Erbakan başta
olaydı da, bir tek işçimiz gavurun ekmeğine muhtaç olmayaydı! Avrupa, en ağır
işleri en ucuz ücretle bize yaptırdı. Sırtımızdan kalkındı gelişti. Maaşımızın
yarısı, gurbette ev kirasına gitti. Sömürüldük!” diye hayıflanmıştı.
TOBB’daki seçim zaferini hazmedemeyen
Demirel ve avanesinin, makam odasını koçbaşı ile kırdırması sonucu derdest
edilen Hoca, “Atımızı alan yolumuzu da almadı ya!” diyerek Bağımsızlar
Hareketi’ni başlatmıştı.
Üç arkadaşı ile etkili bir muhalefet
sergilemiş, solcuların ipe götürdüğü Gezmiş ve arkadaşlarına verilen idam
cezasının adil olmadığını haykırmıştı.
Her kesimden teveccüh gören Hoca’nın önü,
ancak muhtıralarla kesilebilmişti.
Hükumet ortağı olması ayak oyunlarıyla
engellenmeye çalışılmış; lakin mızrak çuvala sığmamış, temelini attığı
fabrikaların açılışı MC hükumetlerine nasip olmuştu.
Kaos planlayıcıları, ‘Kurt dumanlı havayı
sever’ misali, sağdan soldan gençleri sahaya sürmüş; kimvurduya gitmişlerdi.
Amaç, vatanın şahlanışını önlemekti.
Binlerce insanın güpedündüz
katledilmesine seyirci kalan Cuntacılar, eline kardeş kanı değmeyen tek adam
Erbakan’ın gümbür gümbür geleceğini hissetmiş, düğmeye basmışlardı.
Teşkilatlanmasını ‘içerde’ tamamlayan
Hoca’nın yeni hedefi Yerel Yönetimlerdi.
Şanlıurfa’nın başlattığı iç dinamikleri
harekete geçirme harekatı, 89’da 5 ille taçlanmış, 94’teki 28 ille
perçinlenmişti.
Belediye Başkanları, gurbetçilere, “Artık
dönün; arsa alt yapı bizden, fabrika sizden!” mesajıyla, birikimleri ülkeye
çekmeye başlamışlardı.
Yerli, Milli ve Anadolulu yöneticiler,
istihdamın yolunun kaynak meydana getirmekten geçtiğini biliyorlardı.
Yereldeki başarıyı, merkezi hükumete
taşımanın zamanı gelmişti. 95 milattı.
“Özal olsaydı Erbakan’la hükumet kurardı!” sözünü haklı çıkarırcasına, ANAP’ın
başında Yılmaz’ın olması tam bir talihsizlikti.
“Sağı birleştirelim!” çağrısı yapılmış;
sağ birleşmiş, lakin sağduyu birleşmemişti.
Nitekim 73’te de, MSP’yi dışta tutmak için, “Merkez sağ ile merkez sol birlikte
hükumet kursun!” demişlerdi.
Çiller-Yılmaz hükumeti, bütün değerlerin
ayaklar altına alındığı bir sarsılma idi.
Tek seçenek kalmıştı. Hak sahibine verilecek, sandıktan 1. çıkan Hoca, başbakan
olacaktı.
Hükumeti kurar kurmaz, Endonezya’dan
Nijerya’ya Adil Bir Dünya seferberliğine çıkmış, içerde de Havuz sistemi ile iç
dış borçlanmanın önüne geçmiş; elde edilen kaynakla da işçiye, memura, emekliye
alabildiğine maaş zammı yapmıştı.
“Nereden bulacak da verecek?” diyenlere,
“Sizin açtığınız kara delikleri kapatarak!” diye serzenişte bulunmuştu.
Bir devlet kurumunun kasasında para
varken, başka bir devlet kurumunun faizle borçlanması akla mantığa sığar mı?
Bir taksiye, farklı kesimlerden 4 kişi
bindirilmiş, kamyoncuya da “Haydi bunları yardan aşağı at!” talimatı verilmiş,
adına da ‘Susurluk’ denmişti.
Amaç, Hoca’nın karşısındaki cepheyi
genişletmek, yeni mevziler kazanmaktı.
5’li Çete ağaları, güpegündüz
cuntacılarla aşık atışması yapıyorlardı. Pervasız ve arsızdılar.
Geçer akçe laiklik, senaryo gece baskını,
figüran bastonlular, taşeron akredite basın, orkestra şefi Baydur ile Denizer,
çığırtkan Karadayı idi.
31 Mart Ayaklanması’nın bütün sinir
uçları sahadaydı.
DYP’den eksilen Meclis aritmetiğini,
Anadolunun yiğit sesi bağrı yanık Muhsin Başkan tamamlıyor, “Halka namlusunu
çeviren tanklara selam durmam!” diyordu.
Nihayet görev değişikliği zamanı gelmiş;
görev Çiller’e verilecek iken, Demirel usulü yetki gaspı gerçekleşmiş;
Yılmaz-Ecevit hükumetleri ülkeyi adeta açık cezaevine çevirmişti.
Bu koro, her darbede, ya baskıncı ya
kaçakçı ya da yancı idiler.
Milletin malı, hortumculara peşkeş
çekilmiş; Cunta ve eski tüfek avaneleri, zenginci bir yapı içine girmişlerdi.
Her darbe, kendi zenginini üretir, halkın
sermayesini tüketirdi.
Her şey halkın gözünün önünde olup
bitmişti, ama sarsıntıları nesiller boyu sürecekti.
“Biz ve diğerleri!” meğer sıradan bir söz
değil, tarihi bir gerçekleşmiş.
Ruhu şad olsun!
Tarık Sezai Karatepe

