Bir İstiklal Mahkemesi klasiği!
Savaş artığı yorgun jip, iki jandarma
ve kelepçeliyle, bozkırlarda yol alıyor; haber, köye tez zamanda ulaşıyordu.
Kavak ağaçlarının serin esintileri
arasında, çeşmede keşik bekleyen kadınlar, kızlar, tozu dumana katan tekerleklerin, önüne ne
çıkarsa deviren hızıyla donakaldılar; bakraçlar, helkiler, güğümler,
kalaylılar
düşüverdi ellerinden
Yukarı mahalleli Osman’dan, çoktandır
haber yoktu. En son, Yemen dönüşü birkaç günlüğüne köye uğramış; bir sabah
vakti, davudi sesiyle yanık mı yanık okumuştu, ezanı.
Çok söylemişler: ”Hükümet
ezanı değiştirdi, başına iş açma!”; ama aldırmamıştı. ”Ben, Bilal’den duyduğumu okurum; sonra, öte
dünyada yalancı çıkarım!”
Fötr şapkasıyla, ilçenin tek
fotoğrafçısından çıkan Kılıç bey, soluğu savcıda aldı; elindeki listeyi gururla
uzattı; Değirmenköy’den
Osman baştaydı; böylece bir taşla iki kuş vuracak; hem Osman’dan kurtulacak,
hem de uçsuz bucaksız tarlalara konacaktı.
Tek celsede karar çıkmış, kalem
kırılmıştı. Osman, Silistre’de, komutanın sağ koluydu; ordan Bingazi’ye,
nihayet Aden çöllerine "bir kutlu dava için" durmaksızın yol almıştı; bu
sefer durum farklıydı.
O cephedeyken, yıllar yılı ilçede savaş
ağalığı yapan, biri beşe satan, yarı resmi gazetenin imtiyaz sahibi, variyetine
variyet katmış;
kahverengi purosu, bordo papyonu, yaka
cebini kabartarak çıkardığı pembe mendili, şehir kulübünde dava vekilinden
aldığı kösteklisi; ikide bir gösterdiği tahvilleri ve haciz defteriyle
bürokrasinin
gözbebeğiydi artık.
Osman’la duruşmada bir kaç kez göz göze
gelmiş, lakin her seferinde gözünü kaçırmıştı; Osman"sa, Maverada hesabımı nasıl
olsa alırım! diye zavallıya bakmış; İstiklal Şairi’nin:
“Zulmü alkışlayamam,
zalimi asla sevemem / Gelenin keyfi için, geçmişe kalkıp sövemem!” dizelerini söylemeyi
başarmış; Kılıç, en çok da, ”Üç buçuk
soysuzun ardından zağarlık yapamam!” kısmına bozulmuştu.
Kadın, henüz selam vermişti ki, korna
sesi kerpiç duvarlara yayıldı; kapı kırılacak gibi çalıyordu. Kanatlının tahta
sürgüsünü açtı; iki jandarma arasındaki yarini, elleri kelepçeli görünce
oracıkta bayıldı.
Beş yaşındaki Elif, ne olduğuna anlam
verememiş; yedisindeki Bekir ise, daha metin davranıp, ele güne karşı dik
durmak için gayret sarfetmişti. Kuyu suyuyla, annesinin yünü yıkamış; çileli
Anadolu kadını, neden sonra kendine gelmişti.
Tok sesli olanı, vazife
şuuruyla(!):
“Yalnız beş dakika,
helalleşin; köyü de birbirine katmayın!”komutunu, kim bilir kaç
kez tekrarlamıştı. Aile, bir can etrafında, bir bütün olmuş; göz pınarları sel
olup akmış; yürek parçalayan haykırışlar, yerini derin hıçkırıklara bırakmıştı.
Osman’ın yüzü, hiç bu kadar
parlamamıştı; evini yurdunu namahreme çiğnetmeyen, on yıl var ki hasretin
türküsünü yazan eşini alnından öpmüş;
çocuklarını da, "arkasından çok üzülüp, başlarına iş getirmesinler" diye,
yanaklarına küçük birer buse kondurup, Allah"a ısmarlamıştı.
Jipin kirli naylonundan, yuvasına son
kez bakmış; “Daha güzeli cennette!” tesellisiyle garip bir
huzur bulmuştu.
Zindan, yabancısı olmayan bir yerdi.
Onlarcasıyla, candan birer dost olduğu toprak yüzlülerle, son saatlerini, ahret
gardaşlığına yakışırcasına geçirmiş;
sanki, az sonra terhis olacakmış gibi,
nasihat üstüne nasihat etmiş; riyasız, gurursuz, umarsız, çıkarsız
nasıl yaşanırmış;
dosta düşmana göstermişti.
Medrese-i Yusufiye, bir mektep, bir hayat okuluydu, her biri için.
Kimsenin gözüne uyku girmiyordu;
konuşmadan, bir çift laf etmeden öylece kalakaldılar. Hem sonra, birazdan
kanatlanacak bir gardaşı kucaklarken, yüz yirmi dört bin Kutlu Önder"e
selam yollamak bahtiyarlığından mahrum kalmak istemezdi, hiç biri.
Okuyarak değil, yaşayarak geçen bir
ömrün sonunda, işte hepsi burada! Bulgur pilavına on beş tahta kaşık uzanıyor,
az yiyen kollanıyor, bir kısmı aç kalkıyordu.
Gaz lambasının ölgün ışığında, kimi
Galiçya’da mermisi bitince Yunan’ın boğazını sıkıp, düşmanın oracıkta, dilini
bir karış çıkardığını;
kimi namert Taşnaklara Ağrı’yı dar ettiğini; kimi Haymana’da,
haçlının önünü bir manga yiğitle nasıl kestiğini anlatıyor. Sonra
yuvaları gözlerinin önüne gelince, her biri bir köşeye çekilip ağlaşıyordu.
Sabaha karşı Dört…
Dalmıştı ki, rüyasında Müjdeli Yer’i gördü; doğruldu, kimseyle konuşmadan koğuştan çıktı; döndü; muradını Yaradan’a arz
etti; derken, telkin için gelenin kulağına bir şey fısıldadı. Nasihate, asıl,
onun ihtiyacı vardı çünkü!
Ulucanlar, yüzlerce kez şahit oldukları ayrılış anını, bir defa
daha yaşadılar; her seher vakti, içlerinden üç beş civan
koparılıyor; tevekkül içinde, Rahman’a kavuşuyordu, her biri.
Osman, boynundaki yaftayı okumadı bile;
değersiz bir kağıt parçasıydı, ne de olsa!
Yeni dünya düzeninde Osman’a yer yoktu!
Anadolunun bereketli topraklarına, otuz bin tirajlı gazetenin kıymetli okurları
abone olmalı;
bebek katili Venizelos’a on iki adalar
peşkeş çekilirken; banal köylüler efendi efendi çalışıp, burjuvaya borçlu kalmalıydılar.
Beş asır var ki pusuda bekleyen ailenin
elli yıllık politikacısı, meydanı daima boş bulmalı; içindeki onursuz Bilderberg
aşkıyla, iffet sembolüne, “Nazi
gömleği!” diyebilmeliydi!
Seni tanıyorum!
”Kızımın iffeti
batmakta, rezilin gözüne / Acırım tükrüğe billahi, tükürsem yüzüne”nin şairini, Sina çöllerine süren sendin!
“Bir gün, bir gündür” diye, fethi geciktiren
Çandarlı senin ocağında büyüdü
Öz oğlunu Kanuni’ye boğduran bilmem
kaçıncı kuşaktan ninendi; ülkem kan ağlarken, saraylar yaptıran Mithatlar,
senin dergahında derecelendi, tam otuz üç kere!
Dedesinin öğüdünü tutup fabrikalar batıran
ithal torun, sana yabancı değil.
Seni tanıyorum!
Istanbul’un orta yerini, hangi
dostluğun şerefine patroniçeye sunan sen! Çark, seninle işliyor; dümenin
başında sen varsın çünkü; biliyorum, ara sıra uyku tutmuyor gözlerin;
kaçınılmaz akıbeti düşünüyorsun
“Yol yakınken döneyim!” diyorsun; ama, “Cağaloğlu’ndaki kartelci ağabeylerim ne der!” diye, içindeki
sesi susturuyorsun; “Kimsenin
kimseye fayda vermeyeceği gün!” soykırımcılar, dostlarıyla
Nazi gömleğin giydirilenler ise, apayrı bir yerde, alınları ışıl ışıl, güven yurdu’na yol alırken, son pişmanlık…