13 Ocak 2025

​Batı'nın Yıkımı: Benin şehri ve kaybolan bir uygarlık

Benin’den Gazze’ye Uzanan Bir Yıkım

Batı Afrika’nın kalbinde, devasa surlarıyla zamanında tüm dünyayı kendine hayran bırakmış bir şehir vardı: Benin. Bugün adı sadece harabelerde anılan bu şehir Batı’nın yayılmacı politikalarının yok ettiği medeniyetlerden yalnızca biri. Bir zamanlar sanatı, düzeni ve zenginliğiyle göz kamaştıran Benin şehri, sömürgecilik ve yağma politikalarının simgesi haline geldi.

Portekizliler 15. yüzyılda bu büyüleyici şehre geldiklerinde, gözlerine inanamadılar. Kendi başkentleri Lizbon’dan bile daha büyük bir şehirle karşılaşmışlardı. Yirmi metreye varan duvarları ve iç içe geçmiş hendek sistemleriyle bu şehir hem estetik hem de askeri bir dehaydı. Şehir öylesine düzenli ve gelişmişti ki dönemin Portekiz kaptanlarından Lourenco Pinto, Benin’i “zenginlik ve güvenliğin merkezi” olarak tanımlıyordu. İnsanlar kapılarını bile kilitlemeye ihtiyaç duymuyordu; çünkü hırsızlık o toplumda bilinmeyen bir kavramdı.

Peki, ne oldu da bu uygarlık bugün yalnızca haritalarda ve müze vitrinlerinde yer bulabiliyor? Cevap basit: Batı’nın sömürgeci iştahı. 1897’de Britanya, güç oyunlarını genişletmek için bu şehre saldırdı. Binlerce asker Benin’i yakıp yıktı; sanat eserlerini çaldı, sarayı yerle bir etti. Şehirde yaşayanlar sürgüne gönderildi, evler talan edildi. Çalınan Benin bronzları ise bugün hâlâ Batı’nın büyük müzelerinde gururla sergileniyor. Batı talan ettiği eserleri ‘kültürel zenginlik’ olarak adlandırırken, bu eserlerin ait olduğu topraklar yoksulluğa ve yıkıma mahkûm edildi.

Bu hikâye yalnızca Benin’in değil, Afrika’nın pek çok bölgesinin kaderini yansıtıyor. Batı, kendisine medeniyet misyonu yüklerken aslında binlerce yıllık yerel uygarlıkları yok etti. Benin kendi zamanında Çin Seddi’nden dört kat daha uzun surlara sahip bir şehir olarak bilinirken Britanya’nın bombaları altında kül oldu. Bugün ise o devasa surlardan geriye yalnızca birkaç taş parçası kaldı.

Benin’in trajedisi bize yalnızca geçmişte kalmış bir hikâye gibi gelebilir. Ancak bu hikâyenin yankıları bugün de dünyanın farklı coğrafyalarında duyulmaya devam ediyor. İsrail’in Filistin topraklarında sürdürdüğü işgal Benin’in hikâyesini hatırlatan bir başka gerçeklik. Filistinli halkın evleri tıpkı Benin’de olduğu gibi zorla ellerinden alınırken; tarihî ve kültürel mirasları yıkımla karşı karşıya kalıyor. Gazze gibi bölgelerde ise insanlar temel haklardan ve güvenlikten yoksun bırakılıyor. Filistin’in direnişi aslında Benin’de yaşananların modern bir yansıması değil mi? Güçlü olanın zayıfı bastırdığı bu düzen tarihten hiçbir ders alınmadığını bizlere tekrar ve tekrar hatırlatıyor.

Benin’in hikâyesi, sadece bir yıkım hikâyesi değil. Aynı zamanda bir direniş çağrısı. Yağmalanan eserlerin geri dönüşü bu coğrafyanın hak ettiği saygıyı kazanmasının ilk adımı olacaktır. Geçmişi hatırlamak ve bu adaletsizliği sorgulamak ise yalnızca Afrika’nın değil Filistin’in ve tüm insanlığın görevidir.