Batı'nın Yıkımı: Benin şehri ve kaybolan bir uygarlık
Benin’den Gazze’ye Uzanan Bir
Yıkım
Batı Afrika’nın
kalbinde, devasa surlarıyla zamanında tüm dünyayı kendine hayran bırakmış bir
şehir vardı: Benin. Bugün adı sadece harabelerde anılan bu şehir Batı’nın
yayılmacı politikalarının yok ettiği medeniyetlerden yalnızca biri. Bir
zamanlar sanatı, düzeni ve zenginliğiyle göz kamaştıran Benin şehri,
sömürgecilik ve yağma politikalarının simgesi haline geldi.
Portekizliler 15.
yüzyılda bu büyüleyici şehre geldiklerinde, gözlerine inanamadılar. Kendi
başkentleri Lizbon’dan bile daha büyük bir şehirle karşılaşmışlardı. Yirmi
metreye varan duvarları ve iç içe geçmiş hendek sistemleriyle bu şehir hem
estetik hem de askeri bir dehaydı. Şehir öylesine düzenli ve gelişmişti ki
dönemin Portekiz kaptanlarından Lourenco Pinto, Benin’i “zenginlik ve
güvenliğin merkezi” olarak tanımlıyordu. İnsanlar kapılarını bile kilitlemeye
ihtiyaç duymuyordu; çünkü hırsızlık o toplumda bilinmeyen bir kavramdı.
Peki, ne oldu da bu
uygarlık bugün yalnızca haritalarda ve müze vitrinlerinde yer bulabiliyor?
Cevap basit: Batı’nın sömürgeci iştahı. 1897’de Britanya, güç oyunlarını
genişletmek için bu şehre saldırdı. Binlerce asker Benin’i yakıp yıktı; sanat
eserlerini çaldı, sarayı yerle bir etti. Şehirde yaşayanlar sürgüne gönderildi,
evler talan edildi. Çalınan Benin bronzları ise bugün hâlâ Batı’nın büyük
müzelerinde gururla sergileniyor. Batı talan ettiği eserleri ‘kültürel
zenginlik’ olarak adlandırırken, bu eserlerin ait olduğu topraklar yoksulluğa
ve yıkıma mahkûm edildi.
Bu hikâye yalnızca
Benin’in değil, Afrika’nın pek çok bölgesinin kaderini yansıtıyor. Batı,
kendisine medeniyet misyonu yüklerken aslında binlerce yıllık yerel
uygarlıkları yok etti. Benin kendi zamanında Çin Seddi’nden dört kat daha uzun
surlara sahip bir şehir olarak bilinirken Britanya’nın bombaları altında kül
oldu. Bugün ise o devasa surlardan geriye yalnızca birkaç taş parçası kaldı.
Benin’in trajedisi bize
yalnızca geçmişte kalmış bir hikâye gibi gelebilir. Ancak bu hikâyenin
yankıları bugün de dünyanın farklı coğrafyalarında duyulmaya devam ediyor.
İsrail’in Filistin topraklarında sürdürdüğü işgal Benin’in hikâyesini
hatırlatan bir başka gerçeklik. Filistinli halkın evleri tıpkı Benin’de olduğu
gibi zorla ellerinden alınırken; tarihî ve kültürel mirasları yıkımla karşı
karşıya kalıyor. Gazze gibi bölgelerde ise insanlar temel haklardan ve
güvenlikten yoksun bırakılıyor. Filistin’in direnişi aslında Benin’de
yaşananların modern bir yansıması değil mi? Güçlü olanın zayıfı bastırdığı bu
düzen tarihten hiçbir ders alınmadığını bizlere tekrar ve tekrar hatırlatıyor.
Benin’in hikâyesi,
sadece bir yıkım hikâyesi değil. Aynı zamanda bir direniş çağrısı. Yağmalanan
eserlerin geri dönüşü bu coğrafyanın hak ettiği saygıyı kazanmasının ilk adımı
olacaktır. Geçmişi hatırlamak ve bu adaletsizliği sorgulamak ise yalnızca
Afrika’nın değil Filistin’in ve tüm insanlığın görevidir.