Avrupa saraylarında bir Osmanlı Casusu- Sicilyalı Mehmed Ağa (5)
Sicilyalı Mehmed Ağa'nın 45 yıl boyunca başta
Fransa sarayı olmak üzere Avrupa'nın değişik saraylarında hafiyelik
faaliyetleri yaptığından daha önceden değinmiş ve yazdığı mektupların ölümünden
çok sonra Fransa'da yaşadığı evin yıkılması esnasında döşeme altlarından ve
duvar içlerinden tomarlar halinde çıkınca bulunan bu belgelerin de Fransızlar
tarafından tercüme ettirilmesiyle kitap haline geldiğinden bahsetmiştik. Mektuplarda yer yer
olan anlam kaymaları Mehmed Ağa tarafından kaleme alınan eski Türkçe metinlerin
önce Fransızca’ya oradan da İngilizce’ye çevrildikten sonra bizim tarafımızdan
tekrardan günümüz Türkçesi’ne çevrilmesinde oluşan hatalardan kaynaklanmaktadır.
Bu mektuplardan örnekler sunmaya kaldığımız yerden devam ediyoruz.
Sekizinci
mektup:
Serkatib
Muslu(?) Reis Efendi'ye.
Bu size yazdığım ikinci mektuptur. Şimdiye
kadar gönderdiklerim, henüz öğrenmeye zaman bulamadığım için büyük önem taşıyan
şeylerle dolu değildi. Seni memnun edecek şeyler yazmayı çok istiyorum. Bu
nedenle yolladığım bu mektubu içtenlikle kabul edin ve kınamalarınızdan, onlara
hizmet etmekten korktuğum kadar korktuğuma ikna olun.
Burada bana verilen talimatlara göre yaşıyorum
ve burada yeterince rahatım. Ülke güzel ve bereketli, erkekler iyi bir arkadaş,
açık sözlü ve sağduyulu görünüyorlar.
Henüz kadınlarla tanışmadım ama kendimi
onların arasına sokmak için bir yol bulmam gerekiyor. Kendilerinin ihmal
edildiğini düşündüklerinde bunu affetmeyecek bir cinstirler. Onlar insanın
bilebileceği şeyleri keşfetmeye ve bunları herkesin duymasını istedikleri zaman
söylemeye uygundurlar ve aynı şekilde, en zarif ve en ruhani saraylılar kadar
kalplerin sırlarına nüfuz ederler. Dahası, içlerinde bilmediklerinden başka bir
şey gizleyemeyenler de vardır.
Keşişlere
ancak gerekli olduğunda giderim. Onları gördüğümde, oğluna Rumca
öğretebileceğim bir devlet adamının evine onlar tarafından sokulmayı
tasarladığım için dindar görünüyorum.
Konstantiniyye’deki
büyük huzuru burada bulmayı beklememeliyiz. Kasaba faytonlar, atlar ve
arabalarla o kadar dolu ki, gürültü hayal gücünün ötesinde. Sağlıkları yerinde
olan ve bacakları ağrımayan insanların kendilerini dört tekerlekli bir arabaya
bindirmelerini kesinlikle garip bulacaksınız; ama aynı insanların gürültünün
rahatsızlığına ve gösteriş için yaptıkları harcamalara katlanmaya karar
vermelerini daha çok garipsiyorum. Bu lüksü onaylamayan daha ılımlı Fransızlar,
III. Henry zamanında Paris'te ikisi krala ait olmak üzere sadece üç fayton
olduğunu söylüyorlar. Ama şimdi sayıları o kadar arttı ki, saymakla bitmez.
Size
Fransızların dehası hakkında daha fazla bir şey söyleyemem, siz bunu çok iyi
biliyorsunuz. Tüm eylemlerinde çok hassas bir ruh ve ateş gibi bir etkinlik
vardır. İnsan hayatının kısalığını sanki onlardan başkası bilmez; sanki
yaşayacak bir günleri varmış gibi her şeyi aceleyle yaparlar.
Yaya
giderlerse koşarlar; ata binerlerse uçarlar, konuşurlarsa sözlerinin yarısını
tüketirler. Yeni icatları tutkuyla severler. Sadakatleri konusunda kesin bir
şey söyleyemem, ama yazdıkları gibi okumayan, konuştukları gibi yazmayanlardan
şüphelenebiliriz. Her şeyin ilk maddesi ve ikinci nedeni olarak gördükleri
parayı çok severler: Neredeyse ona tapıyorlar ve bu tüm milletlerin asli
günahıdır.
Paris
yok olursa Avrupa'daki birçok ülkeyi birdenbire zenginleşir. Onun büyüklüğünü,
ticaretini, ne kadar zengin olduğunu ve içinde her türlü sanatın nasıl
geliştiğini ancak bu sözden anlayabilirsiniz.
Fransız soyluları krallarının emriyle at
sırtına binmeye her zaman hazırdırlar: Savaşı o kadar çok seviyorlar ki, eğer
İspanyollar kadar onlara yakın olsaydık ve piyadeye ihtiyaçları olmasaydı,
onlarla çok uğraşmamız gerekecekti.
Bundan
sonra her durumu, bu krallıkta olduğu gibi başka yerlerde de o kadar dikkatle
izleyeceğim ki, hiçbir şey gözümden kaçmayacak. Bu arada, bir tanıdık edinmeye
çalışacağım; ama benden beklenenleri karşılamak için bana izin verilenden daha
fazla paraya ihtiyacım olacak. Günde iki şilin münzevi gibi yaşayacak bir adamı
geçindirmek için fazlasıyla yeterli, ancak beni evlere sokmak, sırlarına dalmak
ve görevime göre en önemli işleri keşfetmemi sağlamak için yeterli değil; bu
yüzden daha fazla bilgi elde etmem için bana yardım etmelisiniz.
Eğer
yardımınızı esirgemezseniz, işimde başarılı olacağımı umuyorum; emirlerimin
yerine getirilmesinde, bir Hıristiyan gibi göründüğümde yalan söyleme
zorunluluğundan başka bir güçlük görmüyorum. Müslümanları öfkeli görür gibi
oluyorum ve ruhumu kaybettiğimi düşünüyorum; oysa ben dinime bütün
Müslümanlardan daha sadık biriyim.
Bu
kadar nefret ettiğim bir şeyi yapmaya kararlı olduğumu görünce, başıma gelmesi
düşünülebilecek tüm kötülüklere katlanacağımdan emin olabilirsiniz, her ne
kadar görünüşte iyilikten başka bir şey ummam gerekse de. Size yalvarıyorum,
ekteki bu mektubu saygıdeğer şeyhülislamın ellerine bizzat teslim edin ve
mümkünse ondan şüphelerime bir çözüm getirmesini isteyin. Beni dinimden ve
dinimle birlikte İmparatoruma hizmet etmekten daha çok ilgilendiren bir şey
yoktur.
Paris,
1637 yılı 11. ayın 15'i
Dokuzuncu
mektup:
Şeyhülislam
Hazretlerine (*)
Kartacalıların
cezalandırılmam için diktikleri tüm haçları görsem ve Kutsal Dinimizin
düşmanlarının icat edebileceği en acımasız İşkence aletlerini gözlerimin önünde
bulsam bile, gerçek bir Müslüman olarak öleceğim. Ama şu anda ölmek değil,
İmparatoruma hizmet etmek için yaşamak söz konusu olduğundan, size
yalvarıyorum, Hürmetli şeyhülislam efendi, bana bol miktarda af dileyerek ya da
tüm günahlarımı silecek bir kefaret ödeyerek masumiyetimi koruma lütfunda
bulunun.
Paris
her zaman Fransa krallarının ikametgâhı olmuştur; bu nedenle orada Hıristiyanlıktan
başka hiçbir dinin uygulanmasına izin verilmez ve Roma Piskoposunu başları
olarak kabul edenler, Din işlerinin başlıca yönetimine sahiptirler ve Latin
Kilisesi'nin ayinlerine daha sıkı bir şekilde riayet edilir.
Burada görünüşte bir Hıristiyan ve bir Katolik
gibi yaşıyorum. Kiliselerine giriyorum, törenlerine katılıyorum, haçın önünde
diz çöküyorum ve burada saygı gösterilen putların önünde büyük bir bağlılık ve
alçakgönüllülükle eğiliyorum.
Eğer
sürdürmek zorunda olduğum bu yaşamı onaylayarak beni hem kurtuluşumdan hem de
yaşamımdan emin kılmazsanız, bizlere emredilmiş olan ilahi kanunları ihlal
etmekten suçluluk duyarım ve ölümü hak ederim. Efendime hizmet etmek için etmek
zorunda kalacağım tüm sahte yeminlerden beni affettiğiniz doğrudur; ama bu affın,
kutsal şeyleri kötüye kullandığımda vicdanımı güvence altına alacak kadar
kapsamlı olduğundan emin değilim.
Dinlerini
benim gibi yürekten koruyan ve benim gibi Allah'ın düşmanlarının arasında
yaşayan samimi bir Müslümanın bu lütfa layık olduğunu düşünüyorsanız, Vicdanım
beni, benimle aynı dini eylemleri uygulayan bu insanları gördüğümde, kendimi ne
şekilde yönetmem gerektiğini sormaya zorluyor.
Kısa
bir süre sonra Fransızlar karnavallarını ya da bayramlarını kutlayacaklar. Bu
kutlamalar biter bitmez, Katolikler oruç tutmayı düşünürler ve önce alınlarına
kül konulan bir törene katılırlar, bu günlerde vaaz dinlemeye giderler,
papazları onlara İncil'i açıklar ve kiliseye her zamankinden daha sık giderler.
Kendilerini daha sık dindarlık işlerine verirler ve bir insanın diğerine
yaptığı kefaretler ve samimi itiraflarla vicdanlarını temizledikten sonra,
"Evharistiya Ayini" olarak adlandırdıkları bir ekmeği yerler; burada
Papazları tarafından söylenen bazı sözlerden sonra, görünen şekillerin altında
Mesih'lerinin gerçekten hazır olduğunu kabul ederler.
Tüm
bu düşünceler ruhumu rahatsız ediyor. Her ne olursa olsun, hiçbir dinin şeriatı
ile alay etmenin meşru olduğunu düşünmüyorum. Hristiyanların Tanrısı bizim
taptığımızla aynıdır; ama onların dini bizimkine tamamen zıttır.
Öyleyse
bana kesin buyruklar ver ki, kuşkularımdan kurtulayım ve bana izin verdiğin
şeyin, benim için zararlı olabilecek bir hoşgörünün değil, senin adaletinin bir
sonucu olduğuna inanayım. Tüm bunları yapmış gibi görünerek elimi kolumu
sallayabileceğim doğrudur; ama eğer bu bir suç olmayacaksa, kendimi bundan muaf
tutmamam işlerim için daha yararlı olacaktır.
O
halde, sen, Allah'ın yüceliğine en uygun ve hükümran efendimizin hizmetine en
yararlı olduğuna inandığın şeyi, bu itaatkâr köleye de öğret. Sana şüphelerimi
kafanı karıştırmak için değil, içinde yaşadığım karanlıkları dağıtabilecek
ışıkları senin büyük ve yüce dehandan almak için gönderiyorum.
Tüm
bunları yaptıktan sonra bu mütevazı hizmetkârınızı hatırlayın ve beni yok
olmaktan koruması için yüce Allah'a dua edin.
Paris,
1637 yılı 11. ayın 15'i7
(*)
Mektubun yazıldığı tarihte şeyhülislamlık makamında Zekeriyazade Yahya Efendi
bulunmaktaydı.