30 Mart 2025

Avrupa saraylarında bir Osmanlı casusu- Sicilyalı Mehmed Ağa (22)

 

Sicilyalı Mehmed Ağa'nın 45 yıl boyunca başta Fransa sarayı olmak üzere Avrupa'nın değişik saraylarında hafiyelik faaliyetleri yaptığından daha önceden bahsetmiş ve yazdığı mektupların ölümünden çok sonra Fransa'da yaşadığı evin yıkılması esnasında döşeme altlarından ve duvar içlerinden tomarlar halinde çıkınca bulunan bu belgelerin de Fransızlar tarafından tercüme ettirilmesiyle kitap haline geldiğine değinmiştik. Mektuplarda yer yer olan anlam kaymaları Mehmed Ağa tarafından kaleme alınan eski Türkçe metinlerin önce Fransızcaya oradan da İngilizceye çevrildikten sonra bizim tarafımızdan tekrardan günümüz Türkçesine çevrilmesinde oluşan hatalardan kaynaklanmaktadır. Bu mektuplardan örnekler sunmaya kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Otuz sekizinci mektup

Melek Ahmed Bey’e

İstiridye Bey'in (*) rezilliği hakkında çok karışık şeyler duydum; ama senin mektupların beni tatmin etti. İşlerin nasıl gittiğini görüyorsun dostum. Padişahın lütfuna mazhar oldu ama kendini kurtaramadı. Üstelik büyük zenginliklere sahipti, ama yine de büyük bir rezilliğe katlanmak zorunda kaldı. Burnunu ve kulaklarını celladın ellerine bıraktığı için, şimdi olduğundan daha fazla sakat kalacak. Sultan Murad, onu bu cezaya çarptırmakla, kendisine yakışır bir adalet göstermiş oldu: Çünkü ülkedeki en dürüst insanlar bile bu kibirli ve küstah Rum'un kötülüğünü istemişlerdir. Acınacak bir balıkçı ve istiridye satıcısı olan bu adam, bu dayanılmaz gururu, bu adi meslekte elde ettiği muazzam servet sayesinde kazanmıştı. Büyük serveti ona nazırların ve sultanin teveccühünü kazanma imkânı verdi; bizzat zat-ı şahaneleri de onu dostluğuyla şereflendirdi, ona makamlar verdi ve üzerine servet yığdı. Her şeyi biliyor olmalısınız, diyorum, ama bana yazdıklarınıza şaşıyorum: Bu sefil, dayanılmaz gururu ve aşırı açgözlülüğü yüzünden Eflak hükümetinden atıldıktan sonra, Sultan Murad'ın adaletini bir şekilde yozlaştırmaya çalışarak para yoluyla bu göreve yeniden girmeye çalışıyor. Sultan İstiridye’nin arzusunu yerine getirseydi, ondan daha açgözlü olmalıydı; ama İstiridye'nin cezalandırılması ve Efendimizin, zenginliklerini her türlü suçu işlemek ve her türlü rezil zevki satın almak için kullananları korkutmak için adaletinin korkunç bir örneğini vermesi ilahi bir buyruktu.

 Bu kölenin ölüm haberi, mektubu aldığımda hissettiğim büyük hüznü bir nebze olsun hafifletmişti: Ancak, ortak dostumuz zağarbaşının ölümü beni çok üzdü; aynı gün oğlu Karagürlü’nün evlenmesi de beni hayrete düşürdü: Çünkü, aynı gün ve aynı evde, cenaze ve düğün gibi birbirinden bu kadar farklı iki merasimin nasıl yapılabildiğini bir türlü anlayamıyorum.

Bu macerayı çok garip buluyorum: dostumuz gerçekten çok yaşlı olmasına rağmen, sanki vaktinden önce ölmüş gibi ona üzülüyorum. Dürüst, dindar ve orta hâlli bir adamdı; ölümlüleri bu dünyada da öteki dünyada da mutlu kılan budur. Ama bana, oğlunun, talihin nimetleriyle zengin, büyük bir yiğitliğe sahip ve dilsiz bir Rum'la evlendiğini görmekten duyduğu aşırı sevincin ölümüne neden olup olmadığını söylemiyorsun. Daha önce tartıştığımız şeylere boyun eğmektense, Dostumuz zağarbaşının bir aşırılık yüzünden öldüğünü söyleyeceğinizi sanıyorum. Bu dostumda her zaman büyük bir dürüstlük ve ağırbaşlılık izi bulmuşumdur; ayrıca bana, oğluna karşı büyük bir şefkat duyuyormuş gibi göründü. Sizi kırmadan bu yaşlı beyefendiyi yumuşak huylu olmamakla suçlayamam; yine de bir sevinç içinde öldü. Gençliğimde, ansızın gelen bir kederden çok, alışılmışın dışında ve daha önce görülmemiş bir sevincin öldürücü olduğunu söylediğimde, bunun imkânsız bir şey olmadığını görüyorsunuz. Akıllı ve aklı başında bir baba için, oğlu için dilsiz bir kadın elde etmenin küçük bir tatmin meselesi olduğunu mu düşünüyorsun? Çünkü bir koca, konuşmayan bir eşe sahip olmaktan daha büyük bir zevk alabilir mi?

Hıristiyanlar, zevklerinin en büyük bölümünü dilsizlerle sohbet etmekte bulan sultanlarımıza güldükleri zaman Türklerin bilgeliğini anlamıyorlar. Konuşmayan bir adamı dinlemekten ve dili olmayan birinin her konuda akıl yürüttüğünü görmekten daha zevkli bir şey var mıdır? Saraydaki bu dilsizlerin insana ne kadar çok şey anlattığını, işaretlerinde ve el kol hareketlerinde nasıl bir belagat olduğunu bilirsin. Hatırlarsın, Sultan Murad'ın yatağına yıldırım düşüp de gömleğini yaktığında, ölümden kurtulduğu için Dünya'nın hükümdarına şükretmek istediğinde, hünerleri ve hareketleri yüzünden çok sevdiği bir dilsizi saraydan kovarak ona büyük bir kurban sunmuş gibiydi. Dilsizler bir gün, İtalya kralından gelen bir emirle kendilerine gönderilen onuncu bir arkadaşı aralarına kabul etmedikleri için birbirlerine düşmeye hazırdılar. Ama bu onuncu dilsiz onlara dilsiz olduğunu gösterdiğinde, bütün sesler onun içindi. Sevgili Melek, sana bunu yazmamın bir nedeni var. Hâlâ gençsin ve evlenmeyi düşünüyorsun. Mehmed’e inan akıllı kadın azdır ve iyi olan pek az şey söylerler: Hiçbir şey bilmeyen ve sayıları sonsuz olanların ne dediklerini bir düşün. Bütün bir gün konuştuklarında, inanın bana, hiçbir şey söylememiş olurlar. Eğer evlenirsen, öğüdümü dinle: Sessiz birini alma; çünkü o zaman bir canavarla evlenmiş olursun: Konuşkan birini de seçme; çünkü o zaman bir canavarla evlenmiş olursun. Dostumuza gelince, Allah'ın lütfuyla öldü: Ama yine de onun ölümünü düşünmeden edemiyorum. Eğer yaşlılığa kadar yaşarsanız, daha ne kadar olağanüstü olay göreceksiniz; özellikle de Kostantiniyye'de yaşarsanız, orada sürekli olarak garip maceralar ve hem yaşamın hem de ölümün, zalimliğin ve merhametin, iyi ve kötü talihin olağanüstü etkilerini göreceksiniz? Nefes nefese kaldığım için sana yazmaya devam edebilirdim; ama sanırım artık bitirme vakti geldi, yoksa bıkkınlık vereceğim. Ve nerede olursanız olun, sağlığınızı korumanız için Cenab-ı Hakk'a dua ederek bitiriyorum.

 Paris, 1638 yılının son ayının 25'i

(*) Mektupta İstiridye diye anılan kişi 1629-1632 tarihleri arasında Eflak voyvodası olarak görev yapmış olan Leon Tomşa’dir.

 

Otuz dokuzuncu mektup

Melek Ahmed Bey’e

Yaşadığım yer olan Paris çok sağlıklı bir şehirdir ve oradaki tüm yerler de öyle, hastalıklı havalardan uzaktır; ama yine de İstanbul'da olduğu gibi burada da sık sık ölümler olur ve burada da aynı şekilde ecelleriyle ölürler. İngiltere Krallığı'nın en eski ve en önemli kenti olan Londra'da, duyduklarımı değil, kısmen gördüklerimi anlatacağım size: Zengin ve yaşlı bir adam hastalanmış ve ölüm döşeğinde yatarken, Paris'te yaşayan ve zamanını zevk ve sefa içinde geçiren tek oğluna, malıyla birlikte kendisini kutsaması için buraya gelmesini söylemiş. Bir babanın hayatının, hürriyetinin önünde bir engel teşkil ettiği için sıkıntı verici olduğu ve yozlaşmış doğasının onu en yüce iyilik olarak görmesine yol açtığı tüm zevklerden payını almak için ölümünü bekleyen genç bir adam için bunun nasıl bir haber olduğunu bir düşünün. Bu genç adam, çağrıldığı yere gitmek üzere atına binmek isterken, kendisini tasarlamadığı bir yolculuğa çıkarılmış buldu; bulunduğu yerde öldü ve ben onu aynı anda gördüm; yaşıyordu ve sağlıklıydı, ama öldü.

Eğer ben Muslihiddin Saadi'nin tarikatından olsaydım, size derdim ki: Bir insanın aniden ölmesi ya da uzun süre ölmesi önemli değildir; bir insan ister yatağında ölsün ister darağacında. Ama ben Zeno'nun öğrencilerinden biri değilim ve Yunanistan'daki pek çok mezhep arasında yaşamın mı yoksa ölümün mü tercih edilmesi gerektiğini tartışan hiçbir meşşai (*) ya da filozof tanımıyorum: Bu yüzden benden ne Yunanlıların ne de Perslerin ahlakı üzerine bir tartışma beklemeyin.

Ama ölüm bu kadar korkunç bir şeyse, öyle bir şekilde yaşamaya çalışın ki, size yaklaştığında ya da başkalarını istila ettiğini gördüğünüzde sizi asla korkutmasın; onu her zaman ve her yerde bekleyin. Hangi bitkinin ya da hangi gizli büyünün etkisiyle ondan korkmadığımı biliyor musun? Masum bir yaşam sürerek. Burada, aldığı bir yara yüzünden çok yaşlıyken ölen, büyük bir doğuma sahip bir adamın son sözleri yayınlanmaktadır. Çeşitli krallara en yüksek güvene sahip yerlerde hizmet etmişti ve bir savaşta ölümcül bir şekilde yaralandığında, ona iyi bir Hıristiyan gibi ölmesini öğütleyenlere ne dediğine dikkat edin ve hayattayken gösterdiği aynı cesaretle: Onun cevabı şuydu: Dört yüz yıl iyi yaşamış bir adam, bir saatin çeyreğinde nasıl iyi öleceğini arayamaz.

Meşhur bir komutan olan bu büyük adam aynı zamanda gerçek bir filozoftu ve bizim dinimizden olsaydı bir evliya olduğunu söyleyebilirdim. İnanıyorum ki, o çok öğretici bir simaydı ve iyi ölmek konusunda verdiği örnek, cesurca savaştığı pek çok taburda verdiği örnekten daha değerliydi. Anne de Montmorancy adında, Fransa zaptiye subayıydı; hayatını okuma merakı duydum, bu krallığın dahili harp tarihinde bulunuyordu.

 Ama bu mektubu bitirmeden önce, size keder ve sevincin etkileri arasındaki farkı belirtmeme izin verin. İngiltere'den gelen ve daha önce sözünü ettiğim haberci, döndüğünde, ölmek üzere bıraktığı ihtiyarı hâlâ hayatta buldu; ona oğlunun ölümünü söyleyerek öyle garip bir darbe indirdi ki, ölümün saldırılarını bertaraf eden keder, bu mutsuz ihtiyara sağlığında kaybettiği gücü yeniden kazandırdı; öyle ki, birkaç gün sonra Paris'e geldiğinde, onun biricik oğlunun kaybına ağladığını gördüm.

Daha önce, “İnsan hayatı boyunca iyi ölmeyi öğrenmelidir” diyen kişi garip bir şey söylememiştir. Eğer her zaman, yeterince yaşadık, demeye hazır olursak ve yenilmez, kutsal ve insanlar arasında en adil olan büyük hükümdarımızı gerektiği gibi seversek, günlerimiz yeterince uzun sürecektir: Ve bir Fransız köylüsünün, kapısının önünden geçen herkese söylediği şu sözü dinlersek: Asla yardımını esirgeme ve asla kimseye zarar verme.

 

Siz ve ben günlerimizi sayalım. Daha önce Saray'da, çok net gördüğü için gözleri çıkarılan Acem'in ak hadımlara söylediği gibi. Her zaman İnsan hayatının kısalığı, kesinliği ve değersizliği üzerinde ısrarla durdu. Dedi ki: “Bu hayat, içinde ne yapmamız gerektiğine göre kısadır; içinde ne yapacağımıza göre belirsizdir ve her zaman yaptıklarımızla ve yapmamız gerekenlerle karışır. Çok sevdiğin oğlun Mehmed'e bu sözleri henüz öğretme. Çocuklar ölüm hakkında söylenenleri dinlemek için gerekli olan olgunluğa sahip değillerdir: Bunlar onların mideleri için çok sert şeylerdir ve gerçekten de yaşlı insanlar bunları güçlükle hazmedebilirler ve bütün acılığını hissetmeden yutmazlar.

Allah'a dua ediyorum ki, Şehr-i Muazzama'yı içinde yaşayanlarla birlikte korusun ve onu rezil şehirlerin başına gelen fırtınalardan muhafaza etsin ve ona yalvarıyorum ki, suçsuz olarak yaşayasın ve ölümden asla korkmayasın.

 

Paris, 1638 yılının son ayının 29'u

(*) Meşşai: İslam felsefesinde kadim Yunan filozofu Aristo’yu takip edenlere verilen isimdir.