10 Kasım 2024

Avrupa Saraylarında Bir Osmanlı Casusu- Sicilyalı Mehmed Ağa (2)

 

  Geçen hafta okurlarımız Avrupa saraylarında, özellikle de Fransa sarayında yakalanmadan 45 sene casusluk yapmış olan Sicilyalı Mehmed Ağamız ile tanışmışlardı. Bakalım Mehmed Ağa ya da casusluk ismi olan Titus Molderiensis Clericus ikinci ve üçüncü mektuplarında neler yazmış...

 İkinci mektup:

 Hazinedarbaşına,

  Kendim hakkında çok iyi bir düşüncem vardı. Kısa sürede Fransa Sarayı ve kralın nasıl yaşadığına dair bir malumat yazacağımdan emindim ama bunu kime yazacağımı yeterince düşünemedim Yaşlı bir Arab : bizler bir şeyler hakkında mükemmel bir bilgiye sahip olmak için onları birden fazla bilmeliyiz ve üç kez unutmalıyız ki, dördüncü kez öğrendiğimizde, tamamen bizim olabilsinler, demiştir. Bu düstur bana bundan sonra arkadaşlarıma nasıl yazacağımı öğretecektir; işleri anladığım gibi değil, anlaşılması gerektiği gibi yapmamı. Çünkü bir iş bir kez iyi yapıldığında, iki kez kötü yapıldığından daha iyidir.

 İspanyolların bütün dünyanın kendilerinin olması için diğerlerinden avuç avuç almakta beis görmediklerini sanırım söyleyebilirim. Kadırgalarından yirmi ikisi ve diğer bir takım küçük gemileri ile beraber Provence devleti açıklarındaki Azize Margaret ve Aziz Honorat adlarında çorak fakat konumu ile değerli iki küçük adayı işgal ettiler. Bu adaları ne kadar işgal altında tutacakları da bir muamma. Bu iki devlet arasındaki savaş, özellikle iki İtalyan Prensi, Savoy Dükü Victor Amade ve Mantua Dükü Charles Gonzaga'nin ölümünden sonra da devam edecek gibidir. Bu iki milletin kendi çıkarlarını bilmemelerinin ya da bildikleri halde ihmal etmelerinin kaderleri olduğuna inanıyorum.

 Devletimiz güç ve büyüklükte diğerlerini aştığı gibi, birlik ve uyumda da öyledir, yani savaş yapmak veya barış içinde yaşamak dahi bizim gücümüzdedir. Hıristiyanlar, hâlâ nefret ettikleri ve barbar muamelesi yaptıkları bize saldırarak kaybedecekleri maddi avantajları ve bize cihat etme imkânı vermeleriyle edecekleri iyiliği de asla düşünmezler. Bordo Başpiskoposu, şu anda Fransız Deniz Kuvvetlerinin başıdır. Rahip olmasına rağmen asker olmasına izin verilen bir kişidir. Kendi adıma, onun rütbesindeki bir piskoposun cemaatini, kilisesini ve görevini nasıl terk edebileceğini anlamıyorum. Kafirlerin dediği doğruysa Fransa Kralı çok münevver biri olduğundan onu görevlendirdiği için, onun iyi bir denizci ve asker olması icap eder. Gerçi bu konu bizim umurumuzda da değildir. Bu konuda daha fazlasını söylemeye lüzum dahi yoktur. Hangi dine mensup olurlarsa olsunlar, prensler her zaman kutsanmışlardır ve yaptıklarının avam tabakanın kapasitesinin üzerinde olduğunu görerek, onlara ancak saygıyla yaklaşılmalıdır. Padişah efendimizin sıhhatli olduğunu duymak isterim; çünkü o iyi olduğunda, tüm dünya benim için iyidir ve o olmayınca da ben bir hiçim. Burada olanları daha doğru bir şekilde yazmak için Sadrazam'a bu kadar çabuk (ölçüp tartmadan) yazmayacağım.

Burada kafa karışıklığı içinde kaybolmuş bir adam gibiyim; çünkü bu kasaba bir şehirden çok bir eyalet gibi görünüyor. Her şey acele ve gürültülü, insanlar her iş için koşturuyor. Erkeklerin çoğu denizde veya karada sürekli bir maceraları içindedirler. Kadınlara gelince, onlar hiç boş durmuyorlar, kendilerine uygun olan dükkanlarda ya da birinin evindeki mutfakta çalışıyorlar. Yine de kendilerini birilerine beğendirmek adına bizimkilerin kendilerini gizlemek için yaptıklarından daha çok kendilerine özen gösteriyorlar. Sağlığına dikkat et, çünkü seni arkadaşlarımın arasında göremezsem kederli olacağım.

Paris, 1637 senesinin 10. Ayının 25'i

 

Üçüncü mektup:

Derviş Mehmed Paşa'ya (*)

Mektuplarımda anlatmak için görmek istediğim bir törende bulundum. Bu, Hıristiyan Kralların, düşmanlarına karşı galebe çalmak için kiliselerinde söylettikleri Te Deum'dur. Te Deum, Ambrose ve Austin adında iki Aziz tarafından bestelenen bir ilahidir. Fransızlar İspanyolları yendiklerinde Te Deum'u söylediler ve bunlar diğer düşmanlarını yendiklerinde de aynısını yaparlar. Bu iki millet, birbirlerini yok etmekle, Müslümanların üzerine düşen vazifeyi yapmaktalar. Bunu yaptıklarında da, yaptıkları kötülükten dolayı (birbirlerini savaşta kırmalarından ötürü) Allah'a şükrederler.

İspanyollar, Languedoc'ta küçük bir yarımada olan Leucate'i kuşatmışlardı. Burası, birkaç kadırga ve dört küçük geminin güvenle demirleyebileceği dört fersah uzunlukta iki limandır. Bu limanlar İspanyollar tarafından büyük bir hararetle saldırıya uğradı, ancak bu saldırı daha sonra büyük bir zaiyata sebebiyet verdi. Saldırganların geri çekilmek zorunda kalması,
utanç verici bir kaçıştan farklı değil. Kaçarken de yüklerini, silahlarını ve diğer tüm tedariklerini bıraktılar. Fransızların sevinci de bu yüzdendir.

Kont Serbellon, savaştan önce buranın komutanı olan Barris'e, sabit bir emekli maaşı ile birlikte büyük miktarda bir parayı teslim olması için teklif etti. Reddedilince de bir anda harekete geçmek zorunda kaldı ve bu onlara pahalıya mal oldu. Kısacası İspanyollar tamamen mağlup oldular. Serbellon, Katalonya umumi valisi olan Cardonn Dükü'nün oğlu ile beraber Perpignan'a doğru çekildi. Tüm çadırlarını, kap kacaklarını ve orduya ödemesi için getirilen paraları dahi kaybetti. En önemlisi de bu adamın yeni bir savaşma fırsatı bulana kadar yiğit asker itibarını da kaybettiğini de söyleyeceğim. Bu zafer krala bizzat yardım eden kraliçe, iki kardinal, vüzera divani ve maliye heyeti ile burada mahkeme heyeti dedikleri şeyin birlikteliği ile kazanıldı. Sonuç tabii ki çok şanlı olmalıydı. Bunların yanı sıra, aynı dinden kardeşlerini öldürmek pahasına da olsa, krallarının elde ettiği basari için sevinçlerini ifade eden sayısız bir halk topluluğu da kutlamalarda vardı.

Selametle kalınız

Paris, 1637 senesinin 10. Ayının 25'i

Dipnot: Mehmed Ağa'nın Derviş Mehmed Paşa dediği Sultan I. Ahmed zamanında sadrazamlık yapmış olan Boşnak Derviş Mehmed Paşa değil, Sultan IV. Murad devrinde Mayıs 1632- Şubat 1637 arasında sadrazamlık da yapmış olan vezir Tabanıyassı Mehmed Paşa olmalıdır.  Bu mektup yazıldığında Mehmed Paşa sadrazamlıktan çoktan azledilmiş olmakla beraber, Mehmed Ağa'nın henüz bundan haberinin olmadığı ya da haberi olduysa bile mektubu paşaya şahsen yazdığı anlaşılmaktadır.