AHISKA 1944 : BİR "TEK PARTİ" İHANETİ, SÜRGÜN, SOYKIRIM
Soğuk bir Şubat gecesi...
Hareket Cuntası, Pay-i Taht'ı kangrene çevirdiğinde henüz
yoktu bu alemde. Trakya kan ağlıyor, Yavru Vatan can çekişiyor, Osman’ın
Yurdu’nda fitne kol geziyordu. Yıldız’ı parlamış Mahmut Şevket’ti idolü.
“Ah, onun gibi olabilseydim!” sızlanmalarıyla geçti ömrü.
Öyle ya, halkın imkanlarını kullanıp muktedir olmak böyle bir şeydi, zannınca.
Başucu kitabından okurdu yararlıklarını(!):
Tuna’nın yanı başında Belene, zulmün lügatini yazarken,
ecdadın üzerine aç domuz sürüleri salınırken oralı bile olmamış, iç düşmanı(!)
andıçlamıştı durmadan.
“Dışarıya kedi, içeriye aslan!” taltifiyle ikinci adamdı,
kısa zamanda. Lordlar Kamarası’nın sadık müttefikiydi, kapıda.
Ahıska, Stalin’in ölüm trenlerinde Sibirya’ya yürürken,
müttefik(!)le arayı sıkı tutmanın zamanıydı. Stratejik ortakla, eften püften
şeyler arayı açar mıydı? Hem, götürülenler fundamantalist değil miydi? Sayıları
azalırdı, iyi ya!
Ecnebinin başı dara düşse koşardı imdada. Yaraya merhem
olurdu. Yükselmek için her şey mübahtı çünkü.
Bir punduna getirmiş, Kavalalı gibi sarmıştı yurdun bir
yanını. Tam da şöhretin zirvesinde yer tutacakken, ’Alma mazlumun ahını…!’
tecelli etmiş, beklemediği yerden inmişti son darbe. Dostluk buraya kadardı!
Adı, ebter kaldı sonunda, partnerleri gibi.
Bindirilmiş Kıtalar, anmadı bile adını. İhanet karşılıksız
kalmazdı. Son yolculuğuna ‘Tam dört inanmış adam’ bile nasip olmadı. Sevginin
Beş Asırlık Başkenti’ne acının tohumunu ekti, gitti.
………………………
Aynaya baktı, daha yakışıklıydı. “Benim neyim eksik!” diye
düşündü. Aynı mektebin çorbasını içmiş, aynı planın parçası olmuştu. Üstelik,
İç Anadolu’da bir yerdendi. Kamufle olmak için yeter de artardı bile.
Anlatırdı:
Meğer, üç adam darağacına giderken bile, parmağı varmış.
Yaftayı o hazırlamış. Ne netameli işlere, gizemli mevzulara el atmış; ne belalı
yerlerde dolaşmış.
Siyah beyaz ekranda gördüklerini, ‘akşam keyfini
kaçırmasın’ diye izlemezmiş pek. Caddelerin, dükkanların ayrıldığı dram
günlerinde esamesi bile okunmazmış. “Çekirge sürüleri, yesinler birbirlerini!”
dermiş, alışık olduğu üzere.
Akan kanı yeterli görmüş, iletmiş büyüklerine(!):
“Fazlasını kontrol edemeyiz, sosyal patlama olur. Bu sefer iktidar, hesap
etmediğimiz yerden gelir!” demiş, vazife şuuruyla. Jenerasyon onu dinlermiş.
Bir anda bıçak gibi kesilivermiş sokağın dehşeti.
Yükselmiş, bir yerlere yollamışlar. Çekap yaramış besbelli.
Lakin bir duyarsızlık hali sürüp gidiyormuş:
Hasret Treni, Kırcaali’den, Razgrad’dan, Şumnu’dan, Eski
Cuma’dan, Silistre’den, Dobriç’ten, Burgaz’dan… Jivkovzedeleri döktüğünde
Kapıkule’ye, kükrememiş bile. Gazi Osman Paşa olaymış, bildirirmiş haddini.
Hocalı’da Azeri anaların kafatasından kale kurup, top
niyetine de kızın kızanın başını ordan araya zıplattığında Taşnak artığı, kılı
bile kıpırdamamış.
Aklı içeriye çalışıyormuş. “Görev bende!” der demez,
başlamış sokak sokak, berber berber, kasap kasap, dersane dersane, gazete
gazete, muhtar muhtar… ince ince rapor tutmaya. Masum mu masum bir duruşu
varmış, kimse ummazmış ondan, bütün bunları.
Meriç’in öte yakasında soydaşına kan kusturana değil,
halkıyla barışık yaşayanaymış garezi, tavrı.
Tevri dönüyormuş, Kutsal Mesaj’ı baş tacı edeni görünce.
Yemeden içmeden kesiliyormuş. Bin üç yüz yıllık kardeşliği dinamitleyene ise,
yol geçen hanı yapmış başkenti.
Lakin hedef tahtasına oturtmuş, emekçiyi, alın teriyle
kazanını, ribayı ihanet sayanı, ‘faizsiz kredi, ancak tanımlanabilir bir
varlığa karşılık verilir’ diyen karz-ı hasen anlayışını…
Papyonlular, ara ara mahfillere çağırırlarmış. ‘Ne olur, ne
olmaz!’ diye de köstebek, böcek… ne bulurlarsa koyarlarmış bir yerlere. Ortaya
çıkmasından utanacağı laflar edermiş, uluorta. Onu indiriyor, bunu
bindiriyormuş, fütursuzca. Ne de marifetliymiş!
Bir kere de aklına düşmemiş, Karaköy sermayeli ırz çetesini
enselemek! Sosyal adalete uyar mıymış, yaptığı? Oyuncakmış elinde koltuk
heveslileri. Rantı gören, karar yeter sayısını tutturan koşarmış yanına.
Bugünlere getiren, elinden tutmuş yine. Kısa sürmüş
balayı. Bir numara olmak varken, yüz numara bile fazlaymış, hayat mektebinden
geçmiş insanlığın yüreğinde.
Yıldızı parlayan acemi kulisçi, bir dediğini iki etmezmiş.
Tam da ‘Aferin!’ alacakken, (p)aylamış zavallıyı. Yaptığı, edebe, adaba,
(erkan)a uymazmış.
Ne Hakk’ın, ne halkın yüzüne bakabilmiş. Saniye farkıyla
kaybetmiş itibarını. Çıksa cevap verse bir türlü, başını kuma gömse bir türlü.
Okusaymış piyonların tarihini, girer miymiş kuytu yerlere?
Bütün bunlar dünyalık laflarmış, hesap ahirete
kalmış.
Tarık Sezai Karatepe