Ağrı kesiciden uyuşturucuya...
Dünyaya
gözlerini açtığında ne de masumdu! Lakin olacaklardan haberi yoktu.
Objeleri
ayırmaya başladığında bir tuhaflık sezdi; normal değildi, insanlar!
Gözlerini
birbirinden kaçırıyor, selamlaşmadan basıp gidiyorlardı.
Hayaletler
şehri gibiydi, her yer.
Köşebaşlarını
tutan kapçonlular, avını bekleyen çakaldılar.
İşte birisi
yaklaşıyor… Birkaç bozukluk uzatıyor. Atıyor cebine. Ne garip şeydi bu!
Sınıfta
durmaksızın uyuyan biri vardı; ne ders dinliyor, ne konuşuyor.
Bir noktaya
odaklanıyor, sonra kapıyı çarpıp gidiyor. Öğretmenin ağzını bıçak açmıyor, tek
kelime etmiyor.
‘Elalemin çocuğu’ydu, ona göre. ‘Neme lazım’dı. Anasının babasının adam edemediği sır sıpayla
uğraşacak değildi(!)
Derken çocuk
okula gelmez oldu, bir değil beş değil aylar geçti, ortalıkta yoktu.
Ormandan
ağır kokular gelmeye başladı. Güvenlik(!) şeridinin içinde kazık gibi kaskatı
kesilmiş bir beden.
Henüz
14’ünde idi. Belli ki altın vuruşu yaşamıştı.
Saçları
aylardır taranmamış, vücudu su görmemiş, pantolonunun önü arkası idrar dışkı
dolmuş, gömleğinin düğmesi yarı beline kadar açılmıştı.
Son gece
ateş yakmış, ısınmaya çalışmıştı.
Hücreleri
ölmüş, organları iflas etmiş, akıl melekeleri kaybolmuş, dudaklarından köpükler
saçılmıştı.
Götürdüler. Yiril yiril kokuyordu. Ağızlarını burunlarını
kapatıp üstünü başını çıkardılar. Hortum tuttular, uzaktan.
Sakaryalı
Ozan’ın,
Bir garip
ölmüş diyeler/Üç günden sonra duyalar/Soğuk su ile yuyalar/Şöyle garip
bencileyin
dörtlüğü
anlamını bulmuştu.
Musallaya
koydular. Biyolojik ana babası tabutun uzak köşelerindeydiler.
Kardeşleri
soğuk bir bakış attılar, ikisine de. Dayıları konuşmuyor, amcalarının suratı
turşu satıyor; tezyeler halalar diş biliyordu.
Namazda
omuzlarının birbirine değmemesine özen(!) gösterdiler.
Mezarına bir
kürek atan kaçıp uzaklaşıyordu. Bir tuhaflık vardı, bu işte.
“Amca, ben
oğlunuzun arkadaşıyım!”
“Ne yapayım
arkadaşıysan!”
Ters yönlere
gittiler.
Birdenbire:
“Gel bakalım
buraya, çocuk!”
Adamın
gözleri doldu taştı. Pınar gibi yaş akıttı.
“Ben oğlumun
katiliyim!”
“Nasıl
yani?”
“Benim
sardığım paketler geçmiş eline, mani olamadım. Zaten derlerdi, ‘Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste’;
inanmazdım.
Gizliden
gizliye almış, çekmiş. Öğrenince iş işten geçti. Ne olur sen bulaşma bu illete!
Kendimi
öldüreceğim, dayanamam bu acıya!”
“Hayır amca,
intihar basitliktir. Yok ettiğin can kadar, sırada bekleyenleri kurtarmaktır
görevin; onlar da senin evladın!”
Ezan
okunuyordu. Çocukla adam kollarını sıvadılar, şubat ayazında abdest aldılar,
ferahladılar birden.
Kürsüde, o
an’a ayarlı bir Kurtuluş Sözü duydular:
“Size birbirinizi seveceğiniz bir şey
söyleyeyim mi? Aranızda selamı yayınız!”
Ürperdiler
birden, ne çok acı vardı. Selamsız toplum suça müsaitti.
Herkes
ölecek yaştaydı; lakin bonzaiden ölmek müslümana yakışmazdı.
Bu, küresel bir savaştı ve ülkesi bu
savaşı kaybetmişti.